Atatürk, milliyetçilik ve sınıf mücadelesi

BAZI sendikalarımız, kurumlarımız, aydınlarımız Atatürk’te sınıfsal yön bulamıyormuş. Atatürk ‘sınıfsal çözümleme yapmamış’mış. Oysa Sevr’in çöpe atılması tamamen sınıfsaldır. Sınıfsallığın, teorisinden daha önemlisi, pratiğini yani mücadelesini ortaya koymaktır. Bunun yanında Atatürk’ün teorik birikimi de vardı. Atatürk, büyük Fransız devriminden etkilenmiş bir demokratik devrimciydi. O kadar mı? Atatürk teoriyi pratikten çıkaran, dogmalarla hareket etmeyen bir zihne sahipti. Teorisini yaşadığı çağın gerçekleri üzerine kurdu. Mücadele içinde emperyalizme karşı vatan savunması vererek dünyada ilk kez ulusal kurtuluşçu mücadelenin ve emperyalizmi dize getiren ilk lider oldu.

Savaş, politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir. İşgalin altında en temelde ekonomik gerekçeler yatar. Savaş, sınıf mücadelesinin en keskin ve zora dayanan şeklidir. Sömürünün fazla olması ve başka yollar olmamasıyla savaş gündeme gelir. Bu bakımdan Kurtuluş Savaşı ve Atatürk’ün tavrı, teorinin yansıması olan pratiktir. İşgale, sömürüye karşı vatanı savunmak sınıfsal mücadelesidir.

Üretim, emek ancak özgür bir vatanda olabilir. Lozan Antlaşması bunun zeminini sağlamıştır. Vatan olmazsa nerede üretim yapacağız?

İşçi sınıfı, emeğini ücret karşılığı satan ve başkasına bağımlı çalışanları kapsar. Emekçi, sendikal haklarını emperyalist çizmeleriyle çiğnenen topraklarda mı savunacaktı? Böyle bir durumda bırakın emeği savunmayı can güvenliğini, onurunu, namusunu savunabilecek miydi?

“Ülkenin kurtulması sınıfsal değil de bağımsızlık meselesi” diyenler feodalizmin tasfiyesini kavrayamıyorlar. Tabi öncesinde emperyalizmi kavrayamıyorlar.

EMPERYALİZM DEVLETSİZLEŞTİRMEKTİR

Lenin’in “Dünyanın, şimdi gördüğümüz gibi, çok sayıda ezilen millet ile muazzam zenginliklere ve güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir avuç ezen millet arasında ikiye bölünmesi” diye tanımladığı emperyalizm çağındayız. Emperyalizm olgusu 1800’lü yıllarda ortaya çıktı. Kapitalizm yeni bir kavram. Bu sebeple Lenin, emperyalizme “kapitalizmin tekelci aşamasıdır” diyor. Emperyalizmin temel özelliği, sınırsız sömürü isteği amacı için kendi devlet anlayışına sahip kişileri iktidara getirmek üzere, devlet aygıtını parçalaması, gerektiğinde devleti dağıtmak üzere ülkeyi işgal etmesidir, devletsizleştirmektir.

Görüldüğü gibi emperyalizm, mal, hizmet alım-satımına dayanan sömürü ilişkisinin ötesidir. Bu temel özelliğe bağlı olarak emperyalizm çağının diğer özelliklerini şöyle belirtebiliriz:

-Sermayenin belli ellerde birikmesi görülen yoğunlaşması. Üretim araçları da diyebileceğimiz sermayenin önemli kısmı belli kişilerde toplanmıştır. Bu tekelleri yaratmıştır. Kapitalizmin tekelci aşamasından kasıt budur. Tekeller düzeninde her sermayedar (kapitalist) eşit koşullarda yarışamaz. Çünkü sermaye birikimi yetersizdir, büyük yatırımlara, ihalelere gücü yetmez. Ayrıca hukuk düzeni de esasen tekelleri korumaya yöneliktir.

-Banka (mali) sermayesi, sanayi sermayesiyle iç içedir. Çoğu zaman sanayi sermayesi mali sermayeye sahip olanlarca edinilir. Mali sermaye tekeli vardır. Bugün İMF, Dünya Bankası gibi mali sermayenin merkezleri devletlerin ekonomik işleyişini belirlemektedir. Elbette bu kurumların arkasında güçlü emperyalist devletler vardır. Rocefeller, General Motors gibi sermayedar ve şirketler başka ülkelere sermaye ihracında bulunurken, arkalarını kendi devletlerine yaslamıştır.

-Sermaye ihracı büyük önem kazanmıştır. İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, sermaye ihracıyla devletleri yönlendirmek üzere vardır.

-Tekelci kapitalist oluşumlar, dünyayı aralarında paylaşmak üzere uluslararası kurumlar halinde örgütlenmişlerdir. AB, İMF, DB, DTÖ, vb.

ATATÜRK, EŞİTLİKÇİ DÜNYA ÖZLEMİNİ GÖRDÜ

Atatürk de çağın emperyalizm çağı olduğunu saptamış ve şu sözlerle ifade etmişti:

“En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan, ne de filan millettir. Bilâkis bu, adeta her tarafı kaplamış ve saltanat halinde bütün dünyaya hâkim olan kapitalizm afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir.”

Dahası Atatürk, çağımızdaki baş çelişkinin ezenezilen milletler çelişkisi olduğunun farkındaydı, bunun için burjuva-proleterya çelişkini tali çelişki olarak görüyordu. “Mazlum milletler, zalimleri bir gün yok edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir toplumsal hale mazhar olacaktır” sözleriyle dünyadaki devrimci saflaşmayı ortaya koyuyor ve insanlığın eşitlikçi bir dünya özlemini görüyordu.

“Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı geçecektir” sözleri eşitlikçi, paylaşımcı bir dünya özleminin ifadesi değilse nedir?

MİLLİYETÇİLİK KÖYLÜYE HAKKINI VERMEKTİR

Milliyetçilik bağımsızlıktır. Herkesi ırk değil, millet tanımında biraraya getirmektir. Atatürk’te “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” demektir. Milletinin üretimini yabancıya peşkeş çekmemek, emekçiye, köylüye hakkını vermektir. Ulusalcılık da, vatanseverlik de, yurtseverlik de aynı anlamdadır. Milliyetçilik, sanayi devriminden sonra devrimci rolünü oynamıştır. Emperyalizm çağında ezen milletlerin milliyetçiliği “gerici”; ezilen milletlerin milliyetçiliği ilerici ve devrimcidir. Ezen milletler mazlum milletlerin milliyetçiliğine karşıdır. Ezilenlerin milliyetçiliğini ırkçı olarak yaftalayıp itibarsızlaştırmaya çalışır, yerine etnikçilik, mezhepçilik ve dinciliği ikame ederler.

MUSTAFA SOLAK/ AYDINLIK

Bu Haberi Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir