Başkanlık Sistemi çıkmazı

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Yazdı

  1. KÜRESELLEŞME VE BAŞKANLIK SİSTEMİ

I.1. Giriş

Başkanlık Sistemi tartışması, Türkiyemizin gündemine 1980 yılından sonra girdi. Sistemin piri, Turgut Özal’dır.

O günün koşulları önemli: 24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte Türkiye, Dünya Ekonomisiyle Bütünleşme sürecine girmiş, başka deyişle ABD emperyalizminin “Yeni Dünya Düzeni” programının uygulanması başlamıştı. Özeti, Millî Ekonominin ve Millî Devletin tasfiyesi yürürlüğe girmişti. 12 Eylül 1980 Amerikancı Darbesi, bu programın sopasını getirdi. Ülkede Neoliberal rüzgârlar esiyordu. Türkiye, Küreselleşme denen cereyana kapılmış gidiyordu. Başkanlık Sistemi önerileri, bu zeminde boy gösterdi. Tasfiye edilen Millî Devletin hükümet sistemi Parlamenter Rejimdi. Dünya Ekonomisiyle bütünleşmenin hükümet sistemi ise, Başkanlık Sistemi olacaktı!

Peki, 37 yıl sonra 2017 yılında Küreselleşme denen sürecin neresindeyiz? Bugün dünya durumunu anlatmak için kurulan cümle yedi iklimde aynı: Küreselleşme sürecinin sonuna geldik. Küreselleşme bitti, ama küreselleşmenin Başkanlık Sistemi dayatması hâlâ güncel.

Düşününüz, Küreselleşmenin doruğa çıktığı yıllarda Türkiye Başkanlık Rejimini reddetmiş, şimdi Küreselleşmenin battığı koşullarda kabul edecek!

Hayâl mi demeli, tutku mu demeli, saplantı mı demeli, yoksa inat mı?

Tarihsel süreçlere inatla karşı koymak mümkün mü? Var mı dünya tarihinde bir örneği?

I.2. Küreselleşme sürecinde başımıza gelenler

Bu arada başımıza gelenleri de kaydetmek durumundayız. Çünkü Millî Devleti ve Millî Ekonomiyi tasfiye sürecinin hasarları ortada. Bugün Başkanlık Rejimi ya da Cumhurbaşkanlığı Sistemi dedikleri hükümet sistemi, işte o zeminden yararlanılarak Türkiye’ye dayatılıyor.

Arkada kalan 37 yılda Borçlanma Ekonomisi kurulmuş. Sıcak Para Komisyoncuları, Dolar ve Borsa Vurguncuları, Büyük Faizciler, İhale Soyguncuları ve Tarikat Rantçıları ülkenin tepesine oturmuş. Sanayici ve tüccarlar sistemin kenarlarına sürülmüş. Cumhuriyet Devrimiyle beli kırılan tarikatlar, sistemin merkezlerine yerleşmiş. Nakşibendi müridi olduğunu kabul eden Turgut Özal, Çankaya’ya kadar çıkmış. Fethullah Cemaati, devletin içine yerleştirilmiş, Ordu komutanlarını ve Vatan Partisi yöneticilerini hapse atacak, derken darbe tezgahlıyacak güce ulaşmış. Özetle: Ekonomi mafyalaşmış. Siyaset de mafyalaşmış. Siyasal partiler lider mafyalarının denetimi altına sokulmuş. Toplum cemaatleştirilmiş ve tarikatlaştırılmış. NATO Gladyosunun merkezini FETÖ ele geçirmiş. Ve en sonunda Türk Ordusu ve Türk Milleti tarafından ezilmiş.

Başkanlık talebi, işte 37 yıldır Mafyalaşan Ekonominin, Mafyalaşan Siyasetin, tarikatlara bölünen devlet örgütünün ve cemaatleşen toplumun dayatmasıdır. İktidarın tabanı daralınca, Hükümet Sisteminin tabanını da daraltma eğilimleri baş göstermektedir.

Ama talihsiz bir girişim! Çünkü dünyada yeniden Millî Devletlerin yükseliş süreci başladı. Millî Devletin yıkım sürecinde Başkanlık Sistemini getiremeyenler, şimdi nasıl olacak da bunu başaracaklar? Başkanlık Sistemi girişimi, Millî Devletin yükselen dalgalarıyla nasıl baş edecek? Çıkmazdalar!

I.3. “İkinci Cumhuriyet”in hükümet sistemi

Başkanlık Sistemi önerisini getirenler, Türkiye’nin sorunlarının kaynağını yanlış adreste gösterdiler. Onlara göre bunalımların nedeni, hükümet modelindeydi; “Küçük Amerika” sisteminde değildi. Hatta onlar, Türkiye’nin Atatürk Devriminden kurtulamadığı için, sorunlara gömüldüğünü iddia ediyorlardı. Çözümü, Cumhuriyet Devriminin yıkımında buluyorlardı. Başkan dedikleri aslında Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı idi. Başkanlık rejimi, BOP Eşbaşkanlığını anayasa kurumu haline getirecekti.

Başkanlık Sistemi, “İkinci Cumhuriyet” planı ile birlikte piyasaya sürüldü. Neoliberal-Tarikatçı koalisyonu, Cumhuriyet Devrimini yıkma sürecini “İkinci Cumhuriyet”le noktalamak istedi. Turgut Özal’ın ölmeden önce hazırladığı Değişim Programının esası buydu.

“İkinci Cumhuriyet”, Yeni Dünya Düzeninin Türkiye için öngördüğü rejimdi. Şöyle özetlenebilir:

Ekonomide, KİT’lerin özelleştirme yoluyla tasfiyesi, iç piyasanın çökertilmesi ve dünya kapitalist sistemiyle sınırsız bütünleşme. Tarıma destek akçalarının kaldırılması, sağlık ve eğitim sistemlerinin bütünüyle paralı hale getirilmesi.

Siyasette, “devleti küçültme” yaftası altında Millî Devletin yıkıma uğratılması.

Kamu yönetiminde, “yerinden yönetim” adı altında, merkezi devletin neredeyse teknik bir cihaza dönüştürülüp, yerel yönetimler aracılığıyla bir emirlik sisteminin kurulması.

Toplumun, NGO denen “hükümet dışı kuruluşlar” aracılığıyla emperyalist merkezlerin denetiminde örgütlenmesi ve bu “sivil toplum” örgütlerinin Millî Devletin yıkım araçları olarak kullanılması.

Kültürel ve ideolojik hegemonya için, merkezlerde Kozmopolitizmin ve çevrede ”Ilımlı İslam”ın güçlendirilmesi.

Dış politikada, “kriz bölgeleri” diye anılan Orta Asya, Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlar’da ABD taşeronluğunun üstlenilmesi. Bu amaçla, öncelikle Kuzey Irak’ta kurulacak Kürdistan’ı himaye altına almaya yönelik ABD güdümlü süreçlerin desteklenmesi.

Askeri düzlemde, ABD’nin “müdahale gücü” misyonuna ve NATO ihtiyaçlarına göre yapılanmış bir “profesyonel ordu”.

I.4. Uluslararası mafyanın demir yumruğu

“İkinci Cumhuriyet”, görüldüğü gibi, bir devlet ve hükümet sistemi olmanın ötesinde bir toplum projesiydi. Her hükümet modeli, belli bir toplum projesinin uygulanması içindir. “İkinci Cumhuriyet”, millî sermaye sınıfını büyük ölçüde tasfiye etmek, bugünkü yabancı süpermarket zincirlerinin yaygınlaşması sonucu iç pazardaki dağıtımı bile yabancı sermayeye teslim etmek içindi. Esnaf ve zenatkâr tezgâhını kaybederken, devletin küçültülmesiyle birlikte, işçi de sendikasından ve sosyal haklarından yoksun kalacaktı. Böylece toplumumuz iki ana sınıfa indirgenecekti: Dünya sermayesinin acentaları ve hamalları. Dünya tekellerinin acentalarından oluşan dar bir zümrenin diktası, ancak Başkanlık Sistemiyle yürütülebilirdi. Burada kuvvetli yürütme talebi, uluslararası mafyanın demir yumruğu içindi.

I.5. 2004 baharındaki Anayasa Değişikliği Paketi

2004 yılı baharında AKP hükümetinin getirdiği “Anayasa Değişikliği Paketi”, dıştan dayatılmıştı. Değişiklik 7 Mayıs 2004 günü Meclisten geçti. Hemen arkasından 4 Haziran 2003 günü kabul edilen İkiz Sözleşmelerle birlikte değerlendirilince, Türkiye’nin içine girdiği BOP Eşbaşkanlığı sürecinin anayasası hazırlanıyordu.

Anayasa Değişikliği Paketinin içeriğini, ABD ve Avrupa Birliği belirliyordu. Paketin gerekçesinde, AB Kriterleri, Kopenhag Siyasal Kriterleri, AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Ulusal Program, 2003 Katılım Ortaklığı Belgesi, AB Temel Haklar Şartı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek Protokoller, AB 2002 ve 2003 İlerleme Raporları gibi metinlere gönderme yapılıyordu. Özetlersek: Milletlerarası antlaşmalar Anayasa düzeyine çıkartıldı. Millî ekonomiyi parçalama hakkı getirildi. Cumhuriyetin temel nitelikleri delindi. Devrim Kanunları tehdit altına alındı. Devletin tekliği ve ülke bütünlüğü ilkesinin altı oyuldu. Yıkıcı faaliyete özgürlük ve milletlerarası koruma olanağı sağlandı. Türk devletinin egemenliği suçluların iadesi yoluyla da zedelendi. Türkiye’nin savunması zayıflatıldı.1

I.6. İkinci Cumhuriyet projesinin iflası

Günümüz Türkiyesi’nde Başkanlık Sistemi, tekelci zümrenin diktası için, İngiliz gemisine binip kaçmış olan padişahın başını Cumhurbaşkanının omuzları üstüne monte etme denemesinden başka bir anlama gelmiyor.

Bu öneri, Türkiye Devriminin ihtiyaçlarına ve Türkiye koşullarına yabancıdır; hatta aykırıdır. Başkanlık Sistemi, 1930 yılında Atatürk’e öneriliyor. Büyük Devrimci Önder, o zaman şu değerlendirmeyi yapmıştı: “Amerika sistemini memleketimizde tatbik etmeyi hiç hatırımıza getirmedim. Sistemsiz ve kanunsuz tarzda Reisicumhurlukla başvekâleti birleştirmeyi asla düşünmedim. Ve düşünecek adam olmadığım bütün milletçe malûmdur zannederim.”2

Bugün Vatan Savaşı koşullarında, hiç kimse “İkinci Cumhuriyet” projesini ağzına alamıyor. Buradan da görülüyor ki, Başkanlık Sistemi, Türkiye için çözüm değildir.

Bugün herkesin bilmesi gereken en temel gerçek şudur: Türkiye Cumhuriyeti, bir devrimle kurulmuştur. O devrimi yıkmaya kalkmak, Türkiye’yi bugünkü krize getirmiştir. İstikrarsızlığın nedeni de buradadır. Bu durumda biricik çıkış yolu, Cumhuriyet Devriminin tamamlanmasıdır. Artık geçerli olabilecek programlar ve çözümler, ancak ve ancak Cumhuriyet Devrimi rotasında üretilebilir.

  1. YENİ ANAYASA GİRİŞİMLERİNİN İFLASI

II.1. 2007 yılındaki Yeni Anayasa Girişimi

21 Temmuz 2007 genel seçiminden sonra, 8 Haziran 2007 günü AKP iktidarı yeni bir anayasa girişimine yöneldi. Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığında bir Anayasa Komisyonu kuruldu. Hazırlanan taslak, 2 Ağustos 2007 günü AKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan’a sunuldu. Yeni Anayasa Taslağına göre, Millî Egemenlik üst devletlere devrediliyordu. Milletin egemenliği Ortaçağ kurumlarıyla paylaşılıyordu. Devletin ülke ve milletiyle bütünlüğünün altı oyuluyordu. Türk kavramı vatandaşlık tanımından çıkartılıyordu. Türkçeden başka dillerle eğitim ve öğretim kapısı açılıyordu. Cumhuriyetin laiklik tanımı Anayasadan çıkartılıyordu. Eğitimin tekliği ilkesine son veriliyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ideolojik ve siyasal görüş ve örgütlenmeler dışında kalması hükmü Anayasadan çıkartılıyordu. Atatürk Devrimi ve İlkeleri Anayasa dışına atılıyordu. Yargı ve hakimler tarafsızlaştırılıyor, böylece Cumhuriyet yargısı kavramına darbe indiriliyordu. TSK’nın anayasal konumu zayıflatılıyordu. Kamu mülkiyeti, kamu ekonomisi ve kamu hizmeti etkisizleştiriliyor ve tasfiye ediliyordu. Cumhuriyet yıkıcısı ve bölücü faaliyetin yararlanacağı bir özgürlük düzenlemesi getiriliyordu.

2007 yılı Yeni Anayasa Taslağı da, Ergenekon ve Balyoz tertiplerine rağmen başarılı olamadı.3

II.2. 2012 yılındaki Yeni Anayasa girişimi

AKP tarafından 2012 yılında TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na teslim edilen “Yeni Anayasa” girişiminin dört maddesi, Cumhuriyetin temelini oluşturan millet bütünlüğünü, vatan bütünlüğünü, Çağdaş Cumhuriyet toplumunun yaşamını ve geleneksel hükümet sistemini tehdit ediyordu. Bu maddeler şöyle özetlenebilir:

Türk Milleti kavramanı Anayasa dışına sürmek.

Özerklik.

Cemaat ve tarikatları yasallaştırarak Devrim Kanunlarını delmek.

Başkanlık rejimi.

Reklamdan sonra devam ediyor

Bu dört maddenin dördünde de canlı bomba vardı.

Birinci canlı bomba: Vatandaşlık tanımından Türk Milleti çıkarıldığı zaman, Türkiye’nin milleti ve devletiyle bölünmesi talebi Anayasaya geçirilmiş olacaktı ve Bölücü Teröre anayasal zemin sağlanacaktı. Türk Milletsiz bir Türkiye’de milletin parçalanmasına yönelik terör eylemleri hem hukuki, hem de ideolojik dayanak kazanacaktı.

CHP’nin de desteklediği vatandaşlık maddesini değiştirme girişimi, Türk Milletine savaş açan ABD ve PKK’nın taleplerinin kabulü anlamına geliyordu.

İkinci canlı bomba, özerklikti. AKP, CHP ve HDP özerklikte birleşmişlerdi. PKK’nın Demokratik Toplum Kongresi (DTK), 26-27 Aralık 2015 günlerinde Diyarbakır’da toplanıp “Kürdistan’da özerklik” ilan etmişti. Üç hafta sonra 15-17 Ocak 2016 günlerinde toplanan CHP 35. Kurultayı da “Avrupa Özerklik Şartına konan çekincelerin kaldırılması” kararını aldı. Abdullah Öcalan’ın formülü de aynen böyleydi. “Bu formül amaca ulaşmak için yeterlidir” diyordu.

Özerkliğin anayasal kurum haline getirilmesi, vatanı ve milleti bölme girişiminin temel hukuka geçirilmesi anlamına geliyordu. Bu çabanın Avrupa Özerklik Şartı’nın arkasına saklanması bir şey değiştirmiyordu. Özerklik, ülke topraklarının bir bölümünde ayrı bir siyasal rejimin uygulanması demekti. Ve o ayrı rejimin uygulandığı özerk bölgenin halkı da, plana göre Türk Milleti dışında bir kavim olarak tanımlanacaktı. O zaman hem ülkenin bütünlüğü, hem de milletin bütünlüğü anayasal düzlemde ortadan kaldırılmış olacaktı. Böylece ABD ve İsrail’in “İkinci İsrail” girişiminin sınırları çiziliyordu.

Özerklik, Güneydoğu’da yaşayan yurttaşlarımızı ve Kürt kökenli yurttaşlarımızı öteki haline getirmekti. Özerklik kabul edildiği zaman, Kürt yurttaşlarımıza anayasa düzleminde “Siz bizden değilsiniz” denmiş olacaktı. Böylece Türk Milletinin ayrılmaz parçası olan Kürtlerimiz Türkiye’nin her yerinde ikinci sınıf konumuna hapsedilecekti. Bir yandan bu aşağılama nedeniyle Bölücü Terör kışkırtılmış olacaktı. Öte yandan “Özerk bölge”de PKK’ya bölgesel otorite sağlanacak ve sınırlar da çizilecekti. Özerlik, Bölücü Teröre devlet olanakları veriyordu.

Özerkliğin “Bütün Türkiye’de yerel yönetimleri güçlendirme” tatlandırıcısıyla sunulması, milleti kandırmaktan başka bir anlam taşımıyordu. Türkiye’de etkin ve güçlü yerel yönetimler, ancak güçlü bir merkezî devletle geliştirilebilirdi.

Üçüncü canlı bomba, cemaat ve tarikatların anayasal kurumlara dönüştürülmesiydi. Böylece Cumhuriyetin dayandığı toplumsal temel tasfiye edilecekti. Cumhuriyet, iktidarın babadan oğula geçmesini ortadan kaldırmıştı. Devrim Kanunları, beyleri, ağaları, şeyhleri ve cemaat liderlerini yasadışı ilan etmişti. Bilindiği gibi, 1925 yılı sonunda önce 2413 sayılı Hükümet kararnamesiyle ve arkasından 30 Kasım 1925 günü kabul edilen ve 13 Aralık 1925 günü yürürlüğe giren kanunla tekkeler, zaviyeler ve türbeler kapatılmıştı. 2 Eylül 1925 günü Gazi Mustafa Kemal Paşa başkanlığında toplanan Hükümet, tekke ve zaviyelerden elverişli olanlarını okul haline getirme kararını almıştı.

Cemaat ve tarikatları yasallaştırma konusunda AKP, CHP ve HDP görüş birliği içindeydiler. MHP de, bu konuda Vatan ve Cumhuriyet düşmanı cephede yer aldı.

“Yaşam tarzlarına güvence”, AKP’nin ve cemaatlerin yıllardan beri laikliği toplum katında tasfiye etmek için savunduğu formüldü. PKK da bu formülü ezberlemiştir ve her program ve bildirisinde tekrar eder.

“Yaşam tarzlarına tanınan özgürlük”, bireyin inanç özgürlüğü değildir, devleti ve toplumu din temelleri üzerinde kurma ve parçalama özgürlüğüdür. Başka deyişle Laikliğin toprağa gömülmesidir. Böylece Ortaçağdan kalma cemaat ve tarikat gibi toplulukların kendi cemaatlerini istedikleri gibi düzenlemelerine güvence sağlanacaktı. Dahası toplum bölünecek, Cumhuriyetin hukuk sistemi parçalanacaktı. Yaşam tarzlarına güvence verildiği zaman, örneğin Medeni Kanun ülke ölçeğinde uygulanamazdı. Cumhuriyet laikliğinde, dinsel inanç vicdanda özgürdür, ama vicdanın dışına çıkıp toplum içinde farklı yaşam tarzları oluşturamaz. Laiklik, yalnız din ve devlet işlerinin ayrılması değildir. Din, toplumu düzenleyemez.

Dördüncü canlı bomba, başkanlık rejimiydi. Bu rejime Türkiye’nin yaşadığı özgün sürece göndermede bulunarak “Eşbaşkanlık rejimi” denmesi de yerindedir.4 Oysa BOP Eşbaşkanlığı devri geçmişti. Türk Silahlı Kuvvetleri, 24 Temmuz 2015 günü Bölücü Teröre karşı silahla bastırma harekâtına başlamıştı. Türkiye, ABD’nin “Kara gücüm” dediği terör örgütünün üzerine yürümüştü. Bu nedenle Başkanlık rejimi zorlamasının bozgunla sonuçlanacağı daha o günden belliydi.

BOP Eşbaşkanlığı rejiminin, hele Türkiye ekonomisinin Asya’da soluk aldığı koşullarda hayata geçirilmesi şansı yoktu. ABD, Türkiye’nin Asya’ya yönelişini önlemek için, Meclisi zayıflatmak ve Eşbaşkanı güçlendirmek istiyordu.

CHP, 17 Ocak 2016 günü 35. Genel Kurultayı sonunda ilan ettiği 21 maddelik Bildiriyle, AKP’nin Anayasa Önerisinin suç ortağı oldu. AKP’nin Yeni Anayasa tasarımında ne varsa, CHP Kurultay Bildirisinde de aynı maddeler oybirliğiyle karara bağlandı. AKP Anayasası’nın yolundaki mayınlar temizleniyordu. CHP, bir tek Başkanlık rejiminde AKP’den ayrılıyordu. CHP Genel Kurultayı’nın bildirisinde AKP Anayasa Tasarımından kopyalanan tehlikeli maddeler şunlardı:

Özerklik,

Eşit vatandaşlık adı altında Türk Milletinin Aanayasadan çıkartılması ve

Yaşam tarzlarına güvence.

AKP, HDP ve CHP, Vatansız, Türksüz ve Cumhuriyetsiz Anayasada birleşmişlerdi. Vatanı bölen, milleti anayasa dışına süren, laik toplumun temelini dinamitleyen maddeler, her üç parti tarafından kabul edilmişti.

Yeni Anayasa girişimi konusunda o zaman şu değerlendirmeyi yaptık:

“Türk Milletini Anayasa dışına sürmek, Özerklik getirmek, Devrim Kanunlarını delmeye kalkmak ve Başkanlık rejimi, hepsi de birer terör eylemidir. Bu kez mayınlar ve dinamitler, Türkiye’nin altına yerleştirilmektedir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Polisin ve Köy Korucularının 24 Temmuz’dan bu yana yürüttükleri Bölücü Teröre karşı mücadeleye karşı en tehlikeli sabotaj, Yeni Anayasa girişimidir.”5

AKP, CHP ve HDP oyları, Türk kavramının vatandaşlık tanımından çıkartılmasını, özerkliği ve yaşam tarzlarının özgürleştirilmesini içeren bir Anayasa değişikliği için yeterli olduğu halde bunu başaramadılar. “Darbe Hukukunu temizleme” adı altında Millî Devletin temellerini yıkma konusunda el ele vermişlerdi. Ne var ki “Uzlaşma Masaları” devrildi.

Türk Milletinin Parlamentoya hapsedilemeyen gücü kendisini gösterdi. Parlamentodaki dört parti, sistem tarafından ele geçirilmişti. Ama güçleri yetmedi. Vatan Partisi’nin 2002 yılından bu yana AKP’nin Yeni Anayasa girişimini cepheden göğüsleyen kararlı mücadelesi vardı. Millî Anayasa Hareketi (MAH) vardı. Türk Ordusunun ve Güvenlik güçlerinin PKK’yı temizleyen büyük mücadelesi vardı. Prof. Dr. Süheyl Batum ve bazı MHP milletvekillerinin Anayasa Komisyonundaki çabaları vardı.

Türk Milletinin güçleri, Bölücü ve Gerici Anayasa girişimine geçit vermedi. Meclis, kendi meşruluğunun kaynağını oluşturan anayasayı ortadan kaldırıp yenisini yapamazdı. Bu mücadeleler, bütün partilerin tabanını oluşturan milletin kararlı duruşunu yansıtıyordu.

Türkiye’nin temelleriyle oynamak öyle kolay değildi. Emperyalizme karşı silahla kurulan Türkiye’yi yine silahla yıkabilirlerdi. ABD silahlı kuvvetleri, bu girişim sürecinde geldi komşumuz oldu. Önce Irak’ın kuzeyine sonra Suriye’nin kuzeyine yerleşti. Üzerimize silahlandırdığı PKK’yı sürdü ve kaleyi içerden yıkmak için de AKP iktidarını getirdi tepemize oturttu. Arkasından CHP’yi avucuna aldı ve en son PKK’yı da Meclise soktu.

Aslında Yeni Anayasa, Türkiye’ye Körfez Savaşı’nın başladığı 1991 başından beri ABD silahlarıyla dayatılıyor. Yeni Anayasa girişimi, aslında yeni bir devlet, daha doğrusu yeni bir devletçik kurma girişimiydi. Nitekim AKP, “Yeni Türkiye”den söz ediyor. “Yeni Türkiye”ye yeni bir anayasa gerekiyordu ve o Yeni Anayasa da ABD silahlarının namlusundan çıkacaktı.

Ancak bu süreç içinde Türk Silahlı Kuvvetleri, 24 Temmuz 2015 günü ABD’nin “Kara gücü” olduğu açıkça belirtilen PKK’ya karşı harekâtlara başladı. Aslında “Yeni Anayasa” girişiminin bozgunu o gün başlamıştır. Hava Kuvvetleri, dağı taşı vurmadı, PKK’yı vururken Yeni Anayasa girişimini de vurdu. Bölücü Terör Örgütü, Türk Ordusu ve Polisi tarafından hendeklere gömülürken, “Yeni Anayasa” da hendeklere gömülüyordu. Yeni Anayasa girişiminin Türk Milletini ve vatanını hedef alan maddeleri, PKK’nın talepleriydi. İşte o talepler PKK ile birlikte toprağa gömüldü. Ve o talepleri hendekten çıkarabilecek güç yoktu.

Türkiye’nin temelleriyle oynamaya kalkanlar, Türkiye’yi ayağa kaldırmışlardı.

 

Vatan Partisi’nin, Millî Anayasa Hareketi (MAH)’nin ve diğer millî güçlerin mücadelesi, Vatansız, Türksüz ve Cumhuriyetsiz Anayasa girişimine izin vermedi. Bu tecrübe de gösterdi ki, Türkiye’nin temelleriyle oynayabilmek için, Meclisteki parmak sayısı yetmiyor.

III. CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ GİRİŞİMİ

III.1. Yeni Anayasa tutmadı, Anayasa değişikliği gündemde

AKP, iktidara geldiği yıllardan bu yana sahnelediği Yeni Anayasa girişimleri başarısızlığa uğrayınca, bu kez 2016 yılı Kasım ayında Anayasa değişikliği yoluna başvurdu. MHP ile anlaşmadan sonra “Yeni model”e “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” adı verildi. Hükümet sistemleri arasında böyle bir adlandırmaya rastlanmıyordu.

Bilindiği gibi, kökleri 1640 İngiliz, 1776 Amerikan ve 1789 Fransız devrimlerinde olan demokrasilerde, üç hükümet sistemi var: Meclis Hükümet Sistemi, Parlamenter Sistem ve Başkanlık Sistemi.

Türkiye’deki Anayasa geleneği, 1876’dan bu yana esas olarak Parlamenter Sistem çizgisinde gelişmiştir. Yalnız İstiklâl Savaşı yıllarında Meclis Hükümet Sistemi uygulandı.

Şimdi AKP’nin yeni hamlesi gündemdedir. Yeni Anayasa arkada kaldı, Anayasada değişiklik öneriliyor. İkisi farklı.

Türk Milletini, devletin tekil karakterini ve çağdaş toplumu hedef tahtasına yerleştiren girişimden vazgeçmek zorunda kalmışlardır. AKP, artık “Cumhurbaşkanlığı sistemi”ni getirmeye odaklanmıştır. MHP yönetimini de yanına almış bulunuyor.

III.2. Hükümetsiz devlet

21 maddelik Anayasa değişikliğine göre, Anayasanın 65 maddesinde değişiklik öneriliyor.

Öneriye göre, Yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı aynı zamanda Hükümet Başkanlığı görevini yapacaktır. Cumhurbaşkanı ve Başbakan tek kişide birleştiriliyor. Anayasanın Başbakanlığı ve Bakanlar Kurulunu düzenleyen 109-115. maddeleri kaldırılmaktadır. Hükümet yetkileri Cumhurbaşkanının elinde toplanmaktadır.

“Bakanlar”, cumhurbaşkanınca görevlendirilecek teknik-idari personele dönüştürülmektedir. Bakanlar, Meclise karşı sorumlu olmayacaklardır. Bakanlar, genel müdürler veya sıradan memurlar gibi Cumhurbaşkanı tarafından atanacak veya azledilecektir.

Anayasanın 91. Maddesinde düzenlenen, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulunun imzalarıyla Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi ortadan kaldırılmıştır. Bu yetki Cumhurbaşkanına verilmiştir. Bakanlar Kurulunun tüzükleri, kararnameleri ve müşterek kararnameler kaldırılmıştır. Hepsi “Cumhurbaşkanı kararnamesi” olmuştur.

Bakanlar milletvekillerinden olamayacaktır. Meclis ile hükümet yetkisi bu açıdan da koparılmıştır. Meclis salonunda Bakanlar Kuruluna ayrılan yer boş kalmaktadır. Çünkü artık yalnız Cumhurbaşkanlığı vardır, Bakanlar Kurulu yoktur. Hükümet fiilen kaldırılmaktadır.

Hükümet yetkilerini toplayan Cumhurbaşkanı ise, sorumsuzdur. AKP sözcüleri, Anayasa değişikliğinde Cumhurbaşkanının vatana ihanet dışındaki suçlardan da sorumlu tutulduğunu belirterek öneriyi savunuyorlar. Oysa sözünü ettikleri sorumluluk, ceza sorumluluğudur, siyasal sorumluluk değildir. Cumhurbaşkanı, vatana ihanet dışında hırsızlık, dolandırıcılık, yankesicilik, adam öldürme gibi adi suçlardan Meclisin üçte ikisinin kararıyla sorumlu tutulabilecektir. Ancak yürütme organının uygulamalarından ve Kanun Hükmünde Kararnamelerden sorumlu tutulamayacaktır. Böylece sorumsuz yönetim dönemi açılmaktadır.

III.3. Şehit Meclis

En önemlisi, Meclis’in görev ve yetkileri budanıyor. Hükümetin başı haline getirilen Cumhurbaşkanına yasama yetkisi veriliyor. Cumhurbaşkanı, kararnameler yoluyla kamu tüzel kişiliği kurma ve kaldırma yetkisiyle donatılmaktadır. Bugün Mecliste olan, merkezi idarenin kurum ve kuruluşlarını düzenleme yetkisi, Cumhurbaşkanlığı kararnamesine teslim edilmektedir. Böylece Cumhurbaşkanı, tekil ve merkezi devlet yapısını değiştirmeye kadar varabilecek yetkilere sahip olmaktadır.

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in Aydınlık gazetesindeki yazılarında vurguladığı üzere, Devlet yönetiminin TBMM tarafından yasayla düzenlenmesi ilkesi, başka deyişle İdarenin Kanuniliği ilkesi, rafa kaldırılmaktadır. Cumhurbaşkanı, İdarenin kuruluş ve görevlerini düzenleme yetkisini ele geçirmektedir.6

Anayasa’nın 98. Maddesinde düzenlenen TBMM’nin denetleme yetkisi kaldırılıyor. Bu bağlamda artık Meclis, güvenoyu ve güvensizlik oyu mekanizmalarıyla hükümetin kuruluşu ve düşürülmesi konusunda yetkili olmayacaktır. Meclis, sözlü soru, gensoru ve meclis soruşturması yoluyla hükümeti denetleyemeyecektir.

Yasaların uygulanması ve genel olarak Hükümetin yürütme faaliyeti konusunda yaptırım gücü olan denetleme olanakları Meclisin elinden alınmaktadır. Genel görüşme, meclis araştırması ve yazılı soru önergesi yetkileri, Milletin Meclisine yalnızca konuşma ve öğrenme olanağı bırakmaktadır. Meclisin hükümet üzerindeki denetleme yetkisi kaldırılmakta, Meclise yalnızca yürütme faaliyeti üzerinde gevezelik olanağı bırakılmaktadır.

Cumhurbaşkanına vekalet yetkisi TBMM Başkanının elinden alınmakta, Cumhurbaşkanının atayacağı yardımcılardan birine verilmektedir.

Meclisin kabul edeceği yasalar, Cumhurbaşkanı onayıyla yürürlüğe girecektir. Buna karşılık, Cumhurbaşkanının çıkaracağı kararnameler TBMM’ye gelmeyecektir. Böylece Kanun Hükmünde Kararnamelerin Meclisten geçmesi mekanizması kaldırılmaktadır.

Cumhurbaşkanı, Meclisin kabul ettiği yasaları, görüşme talebiyle geri gönderme yetkisine bugün de sahiptir. Ancak önerilen Anayasa değişikliğinde, Meclisin kabul ettiği yasanın yayımlanması için, bu kez mutlak oy çoğunluğu gerekecektir.

Buna karşılık Meclisin Hükümet (Cumhurbaşkanı) tarafından çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameleri onaylama yetkisi kaldırılmıştır. Meclise yalnızca Anayasa Mahkemesinde iptal davası açarak yargıya başvurma olanağı bırakılmıştır.

Olağanüstü yönetimlerde TSK’yı yetkilendiren sıkıyönetim ortadan kaldırılmakta, bütün yetki OHAL çerçevesinde Cumhurbaşkanına terkedilmektedir.

Gazi Meclisin hükümeti denetleme araçlarını yok etme girişimi, aslında Meclisi yok etme girişimidir. Meclis yasa yapar ama o yasaların uygulanmasını denetleyemezse, yasama yetkisi de kısıtlanmış olur. Meclisin denetleme olanakları yok edilince, Meclis yalnız konuşma salonuna dönüşür. Bu durumda “millî irade” yok edilir, bir tek Cumhurbaşkanının sorumsuz iradesi kalır. O zaman Gazi Meclis, Şehit Meclis olur.

Yargı organına ilişkin Anayasa değişikliği önerilerini Sayın Birgül Ayman Güler ve Sayın Nusret Senem işledikleri için, o konulara girmiyoruz.

  1. GÜNCEL DURUM VE CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ

IV.1. Günün ihtiyaçları ve yakıcı görevler

Türkiye, bugün vatan bütünlüğü için savaşıyor ve Atlantik sisteminin merkezindeki devletle karşı karşıya gelmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Başbakan Yıldırım’ın, ABD ve NATO ile hesaplaşmayı gündeme getiren açıklamaları, bugünkü koşulları yansıtıyor.

Ekonomide ciddî tehditlerin üstesinden gelmek durumundayız. Sistem değişikliğinin eşiğindeyiz. Dolarla ilgili kararlar, millî paralarla ticaret, ithal ikamesine yönelik önlemler, iç pazarın genişletilmesi vb, Türkiye’nin önündeki koşulları anlamamıza yetiyor.

Türkiye, İstiklâl Savaşından sonra en zorlu koşulların içindedir. “İkinci İstiklâl Savaşı” isimlendirmesi, günün gerçeğini yansıtmaktadır. Hem güvenlikte, hem de ekonomide devletçe ve milletçe Vatan Savaşı var.

Bugün Türkiyemizin önündeki başlıca sorunlar şunlardır:

Bir: Bölücü Terörü ve FETÖ’yü temizleyerek yurtta barışı ve birliği sağlamak.

İki: Amerikan koridorunu bozarak vatan bütünlüğümüzü güvence altına almak.

Üç: İçine girdiğimiz ağırlaşan ekonomik krizden Millî Direnme Ekonomisiyle çıkmak.

Dört: Komşularımızla ve Avrasya ülkeleriyle dayanışma içine girerek Atlantik’ten gelen dış tehdidi bertaraf etmektir.

Büyük ve çetin mücadeleler, büyük güçlerle başarılır.

Bugün Türkiyemizin birinci ihtiyacı, Vatan Savaşında ve Üretim Ekonomisine geçişte devletin ve milletin birliğini sağlamaktır.

İkinci önemli meselemiz, hem devlet katında, hem de toplum katında zorlu görevlerin yerine getirilmesi için gerekli disiplinin oluşturulmasıdır.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi diye adlandırılan Anayasa değişikliği, bu görevlerin yerine getirilmesini baltalama anlamını taşıyor.

Anketler, toplumun çoğunluğunun Başkanlık Sisteminden yana olmadığını gösteriyor. Diyelim ki, dengeli bir durum var, her koşulda toplumun önemli bir kısmı Cumhurbaşkanlığı Sistemine karşı. Bu yöndeki Anayasa değişikliğine AKP ve MHP içinde dahi itirazlar yükseliyor. Cumhurbaşkanlığı Sistemi girişimi, toplumu birleştirmiyor, bölüyor. Bu girişimin başını çeken partileri bile bölüyor.

İkinci İstiklâl Savaşında birlik halinde olan güçler, Cumhurbaşkanlığı Sistemi konusunda ayrılıyor. Bu iddiadan vazgeçmek için, bu kadarı bile yeter.

Yetkisiz Meclis ve sorumsuz Hükümetle devlet ve toplum katında disiplin sağlanamaz.

İkinci İstiklâl Savaşından söz ediyoruz. Milleti birleştiren devlet kurumu, Meclistir. Bırakalım yetkilerini biçmeyi, bugün Meclisi güçlendirme zamanıdır.

Ekonomik krizi aşmak da, Güçlü Meclisle olur. Fedakârlıkları paylaştırmak, ülkede güvenlik ve herkese ekmek için birlik, bütün milleti temsil eden yetkili Meclisi gerektirir.

Kişileri değil, sistemi tartışmalıyız. Başkan, milleti birleştiremez ve devlet ile toplumu disiplin altına alamaz. Milletin bütün sınıflarını temsil eden bir Meclis, hem milleti kucaklar, hem de disiplin için zemin oluşturur. Hükümet, Meclise karşı sorumlu olacaktır ki, Devletin ve Milletin birliği, Meclisin ve Hükümetin birliği, Hükümetin ve Ordunun birliği sağlam olsun.

Unutulmasın, İstiklâl Savaşını Padişah Hükümetiyle değil, Meclis Hükümetiyle kazandık. Bugün yeni padişah yaratmaya kalkılırsa, ülkede otorite kurulmaz, otorite dağılması ve devlet bozgunu yaşanır.

Bugün Türkiye savaş halindedir. Güçlü Ordu günün ihtiyacıdır. Güçlü Ordu, Güçlü Meclisle olur. Unutulmasın, Atatürk’ün “Hedefiniz Akdeniz’dir. İleri” diye emir verdiği Ordu, “Büyük Millet Meclisi Orduları” idi. Anayasamızda da, TSK’nın Başkomutanı TBMM’dir. Cumhurbaşkanı, TBMM adına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanlığını temsil eder (Mad.104/b).

Bugün milletçe ve devletçe her konuya İkinci İstiklâl Savaşını başarma ve Üretim Ekonomisini kurma görevleri açısından bakmak durumundayız.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi, bu görevlerin yerine getirilmesine yaramaz, hatta bu görevlerin başarılmasını dinamitler. Sonuçları ağır olur.

ABD, daha Turgut Özal zamanından beri Başkanlık Sistemini dayatıyor. Nedenini artık öğrenmiş olmalıyız, işte yaşıyoruz. Türkiye’yi borç batağında bölmek istediler.

Burdan çıkış, ABD’nin dayattığı sistemle olmaz.

Şu olasılık da geçerlidir: ABD ile sıkı bağları olan MHP yönetimi, AKP’yi, daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ı altından kalkamayacağı bir girişimin içine itmektedir. Abdullah Gül’ün yakın arkadaşı Babacan da Davos’ta, dünyanın büyük finans kuruluşlarının temsilcilerine “Tayyip Erdoğan’ı devirmek için Başkanlık Sistemini bekleyin” diyordu. Bu da bir uyarıdır.

IV.2. Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve Millî Seferberlik

Rusya Büyükelçisi’nin katledilmesinden sonra, teröre karşı Vatan Bütünlüğü ve Yurtta Barış için mücadele tekrar öne çıktı. Ağırlaşan ekonomik kriz etkenleri ise, terörün gölgesinde yılan gibi sinsi sinsi ilerliyor. İkisi arasında birbirini tetikleyen ilişkiyi göz ardı etmemek için kaydediyoruz. Her iki etken de hükümet krizi amacıyla kullanılmaya açık.

Son suikast, PKK terörü ile FETÖ terörünün aynı merkezden yönetildiğini bir kez daha kanıtladı. Polislerimizi ve askerlerimizi şehit eden terör ile Rusya Büyükelçisi’nin canına kıyan terör, Türkiye’de can güvenliği telaşı ve giderek bir hükümet krizi yaratmayı amaçlıyor. İlk iki olayda PKK, sonuncusunda FETÖ kullanıldı. Tezgâhın başındaki devleti herkes biliyor.

Karşılaştığımız tehdide Millî Seferberlikle karşı koyulabileceği konusunda kamuoyunda görüş birliği artık oluştu. Vatan Partisi, bir yıl önce 28 Aralık 2015 günü “Teröre Karşı Devletçe ve Milletçe Topyekûn Mücadele” başlıklı 14 maddelik programını ilan etmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birkaç gün önceki çağrısı, milleti oluşturan geniş kesimlerde kabul gördü.

Şu anda Millî Seferberliğin çağrısı var, fakat kendisi henüz yok. O da olacak. Gerekli iklim oluşturulacak, Millî Seferberliğin organları yaratılacak, örgütlenmesi kurulacak ve seferberlik eylemli olarak başlayacak. Türkiye, bu kanala girmiştir.

İşte tam bu koşullarda iklimi bozan girişimler var.

En önemlisi, AKP’nin ve MHP’nin Cumhurbaşkanlığı Sistemi girişimleridir. Rusya Büyükelçisi’nin katledilmesinin hemen ertesi günü Meclis, kendi yetkilerini tırpanlayacak bir Anayasa değişikliğini konuşuyor.

Milleti seferber etmenin esas organı, Millet Meclisidir. İstiklâl Savaşımızda “milletin bütün imkân ve kabiliyeti” Meclis temelinde seferber edilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan sonra 16-21 Haziran 1919 tarihlerinde Amasya’da yapılan Komutanlar Toplantısının gündemindeki esas tartışma konusu buydu. Ali Fuat Paşa’nın anlattıkları bu açıdan çok öğreticidir. Mustafa Kemal Paşa, savaşı kazanmak için öncelikle milleti seferber edecek bir Meclis ve Hükümetin kurulmasını savunur. Diğer paşalar ise, önceliği Ordunun örgütlenmesine vermişlerdir. Ali Fuat Paşa, Atatürk’ün haklı çıktığını belirtir.7

Gerçekten de İstiklâl Savaşının başındaki mücadele, Meclisin Anadolu’da açılması eksenindedir. Atatürk, İstanbul’da açılacak Meclisin milleti harekete geçiremeyeceği görüşündedir.

Aslında o görüş ayrılığı, Meclis ile Millet arasındaki bağa ilişkindir. Padişahın dizinin dibindeki Meclisle mi yoksa Anadolu’nun bağrında millete dayanan bir Meclisle mi millet seferber edilebilir: Soru buydu.

Aynı konu, Sivas Kongresi’nden sonra Sivas’ta 16-29 Kasım 1919 tarihleri arasında yapılan Heyeti Temsiliye ya da İkinci Komutanlar Toplantısında da tartışılmıştır. 13 gün hararetli olarak yürütülen tartışmalar, Millî Seferberliğin stratejisi üzerinedir. Mutlaka okumanızı öneririm, tutanaklar Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin 5. Cildinde bulunuyor.8

Mustafa Kemal yalnız kalır ve Meclisin İstanbul’da toplanmasına karar verilir. 10 Ocak 1920 günü İstanbul’da toplanan Meclisi Mebusan’ı 16 Mart 1920 günü İngilizler basar. Uzatmayalım, olaylar döner dolaşır, Ankara’da milletin imkân ve kabiliyetini seferber edebilecek güçlü bir Meclisin kurulmasıyla noktalanır. O süreci Kemalist Devrim-4 Kurtuluş Savaşında Kürt Politikası başlıklı kitapta bulabilirsiniz.

İstiklâl Savaşı tecrübesinin özeti şudur: Milleti seferber etmek için güçlü meclis gerekiyor. Hayat, önünde sonunda Güçlü Meclisin oluşmasını zorluyor.

Bugün Türkiye’nin İkinci İstiklâl Savaşı verdiğini belirtiyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Yıldırım ve AKP yönetimi de bu görüştedir. İkinci İstiklâl Savaşının ihtiyacı, Meclisin yetkilerini zayıflatmak değil, güçlendirmektir. Türkiye’de milletin siyasete katılmasını sağlayan anayasal organ Cumhurbaşkanlığı değil, Meclistir. Unutmayalım İstiklâl Savaşında yürütmenin başı, Meclis Başkanı idi. Çünkü milleti ayağa kaldıracak otorite, Meclisin otoritesiydi. Ankara’daki Devrimci Hükümet de, Meclisin otoritesine dayanarak millet içinde güven sağladı.

Bugün bir araştırma yapınız, Milleti harekete geçirecek anayasal kurumun Meclis olduğunu saptarsınız. Yürütme organı, daha çok bir partinin organı olarak algılanır. Meclisin ise milletin geniş kesimlerini temsil ettiği kabul edilir. Milletimiz, Hükümetin Meclis tarafından denetlenmesini sağlayan anayasal araçlardan vazgeçmez. Güçlü Meclis, her zaman millete daha yakındır. Meclisi zayıflatarak kurulan hükümet, güçlü olmaz. Güçlü olacağını sananlar, büyük bir yanılgı içindedirler.

Türkiye’nin anayasa geleneğinde ve siyasal hayatında, Güçlü Hükümetin anahtarı hep Güçlü Meclis olmuştur.

Güçlü Meclis, yalnız yasa yapmaz, aynı zamanda hükümeti denetler, hükümete güvenoyu verir ve hükümeti düşürme olanaklarına da sahiptir. Meclisten değil de Cumhurbaşkanından kuvvet alan bir hükümetin milleti seferber etme olanak ve araçları yetersizdir. Cumhurbaşkanını milletin seçmesi yetmez. Hükümet, Cumhurbaşkanına değil Meclise sorumlu olmalıdır.

Eğer AKP ve MHP, Cumhurbaşkanlığı Sisteminde ısrar ederlerse, Türkiye’yi “diktatörlük” tartışmalarının içine iterler. Cumhurbaşkanlığı makamı, sürekli yıpratılır, otoritesini kaybeder ve ona sorumlu olan hükümet de millete söz geçiremez.

Bu Cumhurbaşkanlığı Sistemi girişiminde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a tuzak kuranlar var mı, bilmiyoruz. Ama nesnel olarak bir tuzağın bulunduğu çok açık. Rusya Büyükelçisi’nin katledilmesi bile, o tuzağın varlığına işaret ediyor.

Türkiye’de can güvenliği krizi üzerinden hükümet krizi tezgahlandığı ortada. Bu krizin koşullarını hazırlamak peşinde olanların, Cumhurbaşkanlığı Sistemi girişiminde Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım’ı teşvik ettiklerini öğrendiğimiz gün şaşırmayacağız.

Terör eylemleriyle Hükümet Krizi yaratmak isteyenlerin bulunduğu yerden bakarsanız, Cumhurbaşkanlığı Sistemi girişimini ellerinizi ovuşturarak izlersiniz. Cumhurbaşkanı çevresindeki nemelâzımcılar da en sonunda onlara hizmet vermektedirler.

Millî Seferberliğin zorunlu hale geldiği İkinci İstiklâl Savaşı koşullarının hatırı için, AKP yönetimi Cumhurbaşkanlığı Sistemi önerisini geri çekmelidir.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi, daha bugünden milleti bölmektedir.

Cumhurbaşkanlığı Sisteminin tartışılmasıyla ortaya çıkan manzara tam da ABD emperyalizminin, PKK’nın ve FETÖ’nün arzuladığı bölünme manzarasıdır.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi, milleti birleştirme ve seferber etme ihtiyacına yanıt vermiyor.

Bu sistem milleti oluşturan işçileri, çiftçileri, kamu çalışanlarını, esnaf ve zanaatkarı, milli sanayici ve tüccarı siyasetin dışına sürmektedir.

Bu sistem, bir tek mafyalaşan hakim zümrenin saltanatına hizmet eder.

Bu sistem, sıcak para komisyoncularının, büyük faizcilerin, dolar ve borsa vurguncularının ve tarikat rantçılarının millet üzerinde diktatörlüğüne hizmet eder.

Oysa İkinci İstiklâl Savaşı ve Millî Direnme Ekonomisini inşa koşullarında, Türkiye’nin Millî Birliğe, Millî Seferberliğe, Güçlü Meclise, Güçlü Hükümete ve Güçlü Orduya ihtiyacı var.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi, İkinci İstiklâl Savaşının sistemi değildir.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi, Millî Direnme Ekonomisinin sistemi de değildir.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi, Türkiye’yi komşularıyla ve Avrasya ülkeleriyle birleştirecek sistem de değildir.

Cumhurbaşkanlığı Sisteminde, milleti birleştirecek ve seferber edecek başlıca kurum olan Meclis, elsiz ayaksız hale getirilir.

Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Millet yok!

Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Meclis yok!

Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Hükümet yok!

Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Milletvekili yok!

Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Cumhurbaşkanı da yok!

IV.3. AKP, CHP, MHP’ye ve Meclis’e çağrılar

Güçlü Meclis ve Meclise Sorumlu Güçlü Hükümet, biricik çözümdür.

Bu sistemden vazgeçilemez.

Bu sistemin pekiştirilmesi ve sağlıklı işler hale getirilmesi gerekir. Bunun için iktidarın tabanını daraltmaya değil, genişletmeye, bütün milleti kucaklamaya gerek var.

Cumhurbaşkanı ve Başbakan dahil, AKP’nin bütün yöneticileri, milletvekilleri ve üyeleri bir kez daha düşünmeliler.

Yanlıştan vazgeçmek, erdemdir.

Türkiye, vatan bütünlüğü ve üretim ekonomisi için, Atlantik sisteminden kurtulmak ve Avrasya’daki bağımsız konumuna yerleşmek süreci içindedir. Bu görevleri ancak milletin geniş güçlerini birleştirerek başarabiliriz.

AKP’ye çağrıda bulunuyoruz: İkinci İstiklâl Savaşı koşullarında milleti bölmekten ve milletin Meclisini etkisiz hale getirmekten başka bir işe yaramayacak olan Cumhurbaşkanlığı Sisteminden vazgeçiniz!

MHP’ye çağrıda bulunuyoruz: Milletin bölünmesine hizmet eden Cumhurbaşkanlığı Sistemini desteklemeyiniz!

CHP’ye çağrıda bulunuyoruz: Bulunduğunuz konum, Cumhurbaşkanlığı Sistemine karşı mücadeleyi baltalıyor. ABD emperyalizminin ve Bölücü Terör örgütünün aleti olan HDP ve FETÖ ile dayanışmaya son veriniz!

Meclise çağrıda bunuyoruz: Milletin verdiği hükümeti denetleme yetkisini terk ederek Meclisi gereksiz hale getirmeyiniz!

ABD ve AB, Türkiye’nin anayasa rejimini değiştirmek için çok uğraştı. Türk Milleti kavramına kafayı takmışlardı. Özerklik istiyorlardı. Cemaat ve tarikatları yasallaştıran “yaşam tarzlarına özgürlük” olmalıydı.

AKP ve CHP’nin toplamı, Mecliste yeterli çoğunluğu sağlıyordu ama başaramadılar, başaramazlardı. Türk Milletinin anayasa dışına sürülmesi, özerklik ve Ortaçağ yaşamının özgürleştirilmesi, hiçbir gücün harcı değildi.

Türkiye, ABD güdümlü gerici ve bölücü terörle savaşırken, gerici ve bölücü bir anayasa yapılamazdı. Meclis, kendi meşruluğunun temeli olan Anayasayı kaldırıp yenisini getiremezdi.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi girişimi de, kesinlikle bozguna uğrayacaktır.

Meclis, 1 Mart 2003 Tezkeresinin reddedilmesinde olduğu gibi, Millî Direnci temsil eden kararlar alabiliyor.

Türk Milleti ve Milletin Meclisi, Cumhurbaşkanlığı Sistemine izin vermeyecektir.

Dipnotlar:

1 2004 yılı baharındaki Anayasa Değişikliği Paketi konusunda geniş bilgi için bkz. Doğu Perinçek, Türkiye’nin Anayasa Birikimi, Kaynak Yayınları, 4. Basım, İstanbul, Ocak 2016, s.176 vd.

2 Sadi Borak, Atatürk’ün Resmî Yayınlara Girmemiş Söylev Demeç Yazışma ve Söyleşileri, 2. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Şubat 1997, s. 239.

3 Geniş bilgi için bkz. Aynı eser, s.187 vd.

4 Bkz. Doğu Perinçek, “Eşbaşkanlık rejimi”, Aydınlık, 1 Şubat 2016.

5 Doğu Perinçek, “’Yeni Anayasa’daki Canlı Bombalar”, Aydınlık, 15 Ocak 2016.

6 Birgül Ayman Güler, Aydınlık, 14 Aralık 2016.

7 Ali Fuat Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, Temel Yayınları, İstanbul 2001, s.220 vd.

8 Atatürk’ün Bütün Eserleri, Birinci basım, Kaynak Yayınları, c.5, İstanbul, Ocak 2007, s.163-293.

Bu Haberi Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir