Muharrem İnce’ye Rusya dersleri: Bizi kim kuşatıyor?

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, 18 Haziran’da ‘Rusya, Türkiye’yi kuşatıyor’ dedi. Peki Türkiye’yi kuşatan kuvvet hangisi? Rusya mı yoksa ABD mi? Türk-Rus ilişkilerinin stratejik boyutu ne?

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, 18 Haziran’daki Gaziantep mitinginde Rusya’yı sert suçlamalarla hedef aldı. İnce, “Rusya, Türkiye’yi kuşatıyor. Rusya önceden kuzey komşumuzdu şimdi bir de güney komşumuz oldu” dedi. Peki Türkiye’yi kuşatan güç Rusya mı yoksa ABD mi? Türkiye-Rusya ilişkilerinin stratejik boyutu ne? Teori dergisi, Haziran 2016 tarihli “Asya Çağına Girerken Türk-Rus Dostluğu” başlıklı kapak dosyasında, Doç. Dr. Barış Doster’in “Türkiye-Rusya ilişkileri ve Avrasya’nın geleceği” başlıklı yazısıyla bu sorulara kapsamlı yanıtlar vermişti. Konuya değinen Aydınlık Gazetesi’nde bu yazının tamamı yayınlandı.

(41,40’ncı dakikadan itibaren izleyebilirsiniz.)

İşte o yazı…

Türkiye – Rusya ilişkileri ve Avrasya’nın geleceği

Bu makale, “Asya Çağına Girerken Türk-Rus Dostluğu” dosya konulu Teori dergisinin Haziran 2016 tarihli 317. sayısında yayımlanmıştır. Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce tarafından Rusya-Türkiye dostluğuna zarar verecek siyasetlerin gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadan gündeme getirilmesi üzerine yeniden yayımlama ihtiyacı hissettik.

Rusya Federasyonu1; köklü bir uyarlığa, güçlü bir devlet geleneğine sahiptir. Tarihi, Milattan Önce (M.Ö) 1. yüzyıla, Slavların egemenliğine dayanır. Moskova Knezliği’nin ardından, zamanla tüm Rus prensliklerinin, ülkenin kurucusu kabul edilen III. Ivan’ın yönetiminde toplanmasıyla Rusya Çarlığı oluşmuştur. 1547’de tarihte ilk kez III. Ivan “çar” unvanı almıştır. Çarlık, I. Petro (Büyük Petro) döneminde kurumsallaşmış, gelişmiş, genişlemiş, 1721’de de imparatorluğa dönüşmüş, I. Petro da “imparator” unvanı almıştır. Rusya, günümüzde 17.1 milyon kilometrekareyi bulan yüzölçümüyle, dünyanın en geniş topraklarına, en zengin doğalgaz rezervlerine, ikinci en büyük kömür rezervlerine sahiptir. Petrol kaynakları açısından da ilk 5 ülke arasındadır. Değerli madenler ve su kaynakları açısından da zengindir.

Rusya’nın nüfusu 2014 yılında 146 milyonu geçmiştir. Çoğunluğu oluşturan Ortodoks Hristiyanlardan sonra en büyük dinsel küme, sayıları 15 milyonu bulan Müslümanlardır. Nüfusunun kabaca dörtte üçü etnik olarak Rus’tur. İdari olarak birçok federal bölgeden oluşur. Geniş coğrafyası; dağ, deniz, göl gibi doğal sınırlardan yoksun olması; savunma ve güvenlik konusunda büyük kaynakları seferber etmesini, çevresinde güvenlik kuşağı örmek için yoğun çaba göstermesini zorunlu kılmıştır.

Bir devrimle kurulan SSCB, 2. Dünya Savaşı sonrasında 45 yıl boyunca dünyanın 2 süper gücünden biri olarak öne çıkmış, ancak 1989 – 1991 arasında, sadece 2 yıl içinde kendisi ve lideri olduğu Varşova Paktı dağılmıştır. Soğuk Savaş’ın son yıllarında Afganistan’daki yenilgi, komünizmin ve SSCB’nin çöküşü Ruslarda derin bunalım yaratmıştır. Savaş kaybetmeyen büyük bir gücün tarihte yaşadığı bu en hızlı çöküş, devletin ve milletin hafızasında iz bırakmıştır. Rusya; coğrafyası, tarihi, toplum yapısı, kültürüyle önemli ve özgün bir ülkedir. Jeopolitik konumu, geniş coğrafyası, tarihsel birikimi, yaşadığı derin altüst oluşlar, sert rejim değişiklikleri, sadece siyaseti, ekonomiyi değil, toplumu ve kültürü de etkilemiştir. Rusya, kendisini sadece geniş bir coğrafya olarak görmez. Büyük devlet, büyük millet, büyük medeniyet olarak da görür. Büyük güç olma iddiasını her zaman yüksekte tutar.

Rusya; sadece yakın çevresinde, Orta Asya, Kafkasya, Doğu Avrupa, Karadeniz, Hazar Havzası ve Balkanlarda değil, çok daha geniş bir alanda, Avrasya ve Ortadoğu’da iddia sahibidir. Sıradan bir oyuncu değildir. Klasik bir bölgesel aktör değildir. Henüz ABD ölçeğinde ve etkinliğinde küresel güç olmasa da, Çin gibi ekonomik dev olmasa da, uluslararası örgütlerdeki konumuyla, ittifak ilişkileriyle, dünya siyasetindeki nüfuzuyla, nükleer kapasitesiyle, imparatorluk geçmişiyle, diplomatik belleğiyle, yetişmiş insan gücüyle, Soğuk Savaş döneminde iki büyük güçten biri olmanın kazandırdığı deneyimle, yeraltı zenginlikleriyle, ordusuyla büyük güçtür.

ABD’ye küresel güç, büyük güç demek; Rusya’nın konumunu gözden kaçırmayı gerektirmez. Hele de Putin döneminde attığı adımlar, izlediği diplomasi, dünyada artan ağırlığı, ordusuna yaptığı yatırım düşünüldüğünde, Rusya’nın SSCB’nin dağıldığı dönemdeki, Boris Yeltsin iktidarındaki Rusya olmadığı görülür. Kırılan ulusal gururunu onaran, teknolojiye yatırım yapan, Suriye’deki teröristlere Hazar’dan 1500 km. öteden füze fırlatacak teknolojisi olan Rusya’ya rağmen; Suriye, Ermenistan, Ukrayna, Kırım, Gürcistan, Irak, İran, Güney Kıbrıs Rum Kesimi üzerindeki güç mücadelesi anlaşılamaz. Avrasya ve Ortadoğu’da diplomatik hesap yapılamaz.

Rusya; güvenlik, istikrar, toprak bütünlüğü, egemenlik ve bağımsızlığına özel vurgu yapar. Milli şirketi Gazprom’u dış politikada etkili biçimde kullanır. Almanya’nın günümüzde Euro’yu, geçmişte Alman panzerlerini kullandığından daha etkili kullanması gibi, Rusya da Gazprom’u, geçmişte Kızıl Ordu’yu kullandığından daha etkili kullanmaktadır. Ekonomisi büyük ölçüde enerji ve hammadde ihracına dayanan, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalardan fazlasıyla etkilenen Rusya, sadece enerji üretip satarak değil, ülkelerin iç pazarında dağıtım yaparak da öne çıkmaktadır. SSCB’den devraldığı sanayi altyapısı önemli olmakla birlikte, hantal ve teknolojik olarak eski olan Rusya, buna rağmen savunma sanayisinde iddialıdır. Dünyanın 3 büyük silah ihracatçısı arasındadır.

OSMANLI – RUS İLİŞKİLERİ

1492’de Çar III. Ivan’ın İstanbul’a diplomatik heyet gönderme yönündeki talebini iletmesiyle, Rusya Çarlığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki diplomatik ilişkiler başlamıştır. Çar III. Ivan’ın, Kırım Hanı Mengli Giray vasıtasıyla Sultan II. Beyazıt’a sefaret heyeti yollamasının temel nedeni ticaridir. Elçiler, Osmanlı İmparatorluğu’na ait iskele ve limanlarda ticaret yapan Rus tüccarlara sancak beylerinin iyi davranmasını sağlamak için İstanbul’a gelmiştir. İki ülke ilişkileri 1569’a dek sorunsuz ilerlemiş, 1569’da Ejderhan Seferi (Astrahan Seferi) nedeniyle gerilmiş, sonra yeniden yumuşamıştır. İki ülke arasındaki ilk önemli savaş günümüzde Ukrayna’da bulunan Çehrin Kalesi nedeniyle 1678’de yapılmıştır. Bu tarihten sonra da ilişkilerde barış ve istikrar istisna, rekabet ve savaş esas haline gelmiştir. Rusya 1702’de İstanbul’a daimi büyükelçi yollamıştır. Bu Rusya’nın yurt dışında açtığı ilk daimi büyükelçiliktir.

Türk – Rus ilişkileri genelde rekabet ve savaşlarla anılır. Sıcak savaş ve soğuk barış öne çıkar. Osmanlı için kullanılan “hasta adam” benzetmesi, Rus Çarı I. Nikola’ya aittir. Osmanlı Devleti’nin en çok savaştığı ülkelerden olan Rusya ile rekabet ve savaştan başka kısmen de olsa ticaret öne çıkmıştır. Rus yayılmacılığı, Müslümanları ve Türkleri, Kırım’dan Azerbaycan’a dek geniş bir coğrafyada hırpalarken, hızla güç yitiren Osmanlı çok dara düşmedikçe Rusya’dan yardım istememiştir. İlk ittifak, 1798’de Fransa Mısır’ı işgal edince imzalanmış ve kısa sürmüştür. İkinci ittifak Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’ya karşı Osmanlı çaresiz kalınca imzalanmıştır. Rusya’nın Karadeniz’e dönük ilgisine, sıcak denizlere açılma politikasına karşılık, Osmanlı İmparatorluğu Kafkasya ve Orta Asya’yla fazla ilgilenmemiş, Rusya’nın bu bölgelerde hâkimiyetini artırmasını da engelleyememiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun zirvesi sayılan 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman döneminde bile, Osmanlı Orta Asya’da artan Rus etkisini önleyememiştir. Bu durumun nedenleri şöyle sıralanabilir:

1) Osmanlı İmparatorluğu, kuruluşundan itibaren batıya, Balkanlara öncelik veren, sonrasında Ortadoğu’yu önemseyen, Orta Asya’yı daha geri planda tutan bir devlettir.

2) Osmanlı İmparatorluğu’nun hafızasında 1402 Ankara Savaşı’nda Timur’un Yıldım Beyazıt’ı yenmesinin derin izleri vardır. Bu da Osmanlı’nın Orta Asya’ya dönük ilgisini azaltan, yüzünü batıya dönmesine neden olan önemli bir etkendir. 3) Batıdaki, Balkanlar’daki ayaklanmalar, Yunan İsyanı, Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı, Arap coğrafyasındaki bağımsızlık hareketleri imparatorluğun enerjisini, kaynağını, insan malzemesini, maliyesini tüketmiştir. 4) Kırım Harbi’nde de (1853 – 1856) görüldüğü üzere Osmanlı İmparatorluğu tek başına toprak bütünlüğünü koruyacak, kendini savunacak, Rusya’yla baş edebilecek güçte değildir. 5) Osmanlı’nın Rusya’yla yaptığı ve yenildiği savaşlar, onun Orta Asya’ya yönelik ilgisini dizginlemiştir. Özellikle 1774’te Küçük Kaynarca Antlaşması sonrasında yaşanan çöküş ve stratejik kayıplar, Osmanlı’nın ruh halini etkilemiştir. 6) Osmanlı’nın Orta Asya’ya yönelik ilgisizliği karşılıklıdır. Çünkü Orta Asya’daki Türkler de 16. yüzyıla kadar Orta Asya’yı merkez, Osmanlı’yı çevre olarak görmüştür. 7) Orta Asya’daki Türkler ile Osmanlı Devleti’nin ilişkisi, Yavuz Sultan Selim’in 1514’te Çaldıran Savaşı’nda Safevi Şahı İsmail’i yenmesi, 1517’de Ridaniye Savaşı’nda Memlûk Sultanlığı’na karşı kazandığı zafer sonrası hilafeti Mısır’dan Osmanlı’ya getirmesiyle dinsel düzlemde başlamıştır. Milli bağlar ve yakınlık temelinde değil. 8) Osmanlı’nın öncelikle genişlemek istediği coğrafya, temel hedefi, birincil tehdit, en büyük düşman olarak gördüğü güçler Avrupa güçleridir. 9) Osmanlı, Rusya’yı Avrupalı bir ülke, Avrupalı bir tehdit olarak görmemiştir. 10) Osmanlı İmparatorluğu Rusya’da İslamcılık, Türkçülük yapmamıştır. Rusya ise Osmanlı idaresindeki Balkanlarda Slav milliyetçiliği, Ortodoks mezhepçiliği yapmıştır.

EKİM DEVRİMİ VE CUMHURİYET DEVRİMİ’NİN İŞBİRLİĞİ

SSCB de Türkiye Cumhuriyeti gibi, kuruluşunda iç savaş ve devrim olan bir devlettir. 1917’de gerçekleşen Ekim Devrimi’nin ardından 1922’de kurulan SSCB ve 1919’da başlayan Kurtuluş Savaşı’nın bitiminde 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti, neredeyse yaşıt devrimler ve devletlerdir. Bunun yanında, dış politikada da benzeşen tehdit algılarına, önceliklere sahiptirler. İkisi de büyük imparatorluk bakiyesi, ikisi de Avrasyalı devletler ve kültürler olan SSCB ve Türkiye arasındaki ilişkiler, Lenin ve Atatürk’ün sağlığında en parlak dönemini yaşamıştır. İki lider de Türk – Rus rekabetinden kazançlı çıkanın batı emperyalizmi olduğunu saptamış, stratejik işbirliğine yönelmiştir. SSCB, TBMM’yi tanıyan ilk büyük devlet olmuştur.2 Kurtuluş Savaşı’na silah yardımının yanında, maddi ve diplomatik destek sunmuştur.

Atatürk, 26 Nisan 1920’de SSCB hükümetine mektup yollamış, işbirliği önermiştir. 2 Haziran 1920’de SSCB’den olumlu yanıt gelmiştir. 16 Mart 1921’de TBMM ve SSCB arasında Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşma ile taraflar, dayanışma, dostluk, işbirliği ve birbirlerinin içişlerine karışmama yönünde güvence vermiştir. 1925’te Türkiye ile SSCB arasında Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma, iki ülkeye de sınır güvenliği ve iyi komşuluk ilişkilerinin yanında, uluslararası ilişkilerde güçlü bir müttefik kazandırmıştır. Ayrıca içişlerinde rahat hareket etmelerine, önceliği ülke içi sorunların çözümüne vermelerine zemin yaratmıştır.

Atatürk ve Lenin’in dünyadaki saflaşmayı 20. yüzyıl başında ezen – ezilen milletler çelişkisi temelinde saptaması, iki devrimci önderi ve devrimci hareketi yakınlaştıran bir diğer unsurdur. Lenin, 1910 ve sonrasında, büyük – köklü imparatorluk bakiyesi olan Çin, İran ve Türkiye’nin özel durumuna dikkat çekmiştir. Gazi’nin emperyalizme karşı olan tutumu, bölge merkezli yaklaşımı, tam bağımsızlık konusundaki kıskançlığı, mazlum milletler dayanışmasını önemsemesi, komşularla dengeli, saygılı, ortak çıkara dayalı siyaseti benimsemesi, ırkçı, maceracı, yayılmacı olmayan siyaseti, Arap ülkeleri arasındaki sorunlarda taraf olmaması, SSCB tarafından yakından izlenmiş, takdir edilmiştir. Enternasyonal de Türkiye’nin mücadelesinin devrimci bir millicilik, antiemperyalist bir milliyetçilik temelinde, gericiliğe, emperyalizme ve uzantılarına karşı olduğunu kavramıştır. Atatürk de SSCB’yle ilişkilere özel önem vermiştir. SSCB’ye bakışı taktik değil, stratejiktir. SSCB’yle yakın ilişkileri batıya karşı bir koz, bir seçenek, bir dayanak olmanın çok ötesinde, kapsamlı bir işbirliği temelinde görmüştür.3 Türkiye, Milletler Cemiyeti üyeliğinde SSCB ile dayanışma içinde olmuş, SSCB’nin desteği de Türkiye’nin batıyla ilişkilerinin normalleşmesini hızlandırmıştır.

1932’de İsmet İnönü, SSCB’yi ziyaret etmiştir. Rusya, 1932’de Türkiye’ye faizsiz, 20 yıl vadeli 8 milyon dolar kredi vermiştir. 1933’te Cumhuriyet’in 10. Yılı Kutlamaları kapsamında SSCB Ankara’ya General Voroşilov başkanlığında en üst düzeyde heyet göndermiştir. SSCB’den gelen kaynak, 1934 – 1938 yıllarını kapsayan Birinci 5 Yıllık Kalkınma Planı’nın uygulanmasında da kullanılmıştır. 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalanırken SSCB Türkiye’yi desteklemiştir. 1935’te Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası, 1937’de Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası, SSCB’den gelen krediyle kurulmuştur. Türkiye ve SSCB arasında 1937’de imzalanan Seyr-i Sefain Anlaşması da deniz ulaşımı ve karşılıklı ticarette önemli bir adımdır.

SOĞUK SAVAŞ YILLARINDA TÜRKİYE – SSCB İLİŞKİLERİ

SSCB ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler, 1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra duraklamış, İkinci Dünya Savaşı’nda soğumuş, savaş sonrasında gerilemiş ve gerilmiştir.4 İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, 1946’da dünyada iki kutup öne çıkınca, Türkiye hızla batı kampına yönelmiştir. Türkiye’nin 1952’de NATO’ya üye olması, ikili ilişkilerdeki en büyük kırılma olmuştur. NATO üyesi Türkiye; ABD’nin önceliklerini, hedeflerini, tehdit algılarını benimsemiş, SSCB ve komünizm karşıtı bir siyaset izlemiştir. Türkiye’nin bu yönelimi, dış politika tercihi olmanın ötesinde, çok temel bir dünya görüşüne dönüşmüş, devleti ve toplumu her düzeyde etkilemiştir. Bu zihniyet ordudan bürokrasiye, medyadan üniversiteye dek her kuruma, her alana egemen olmuştur. Türkiye’nin SSCB ve komünizmi çevrelemek adına ABD’nin dümen suyuna girmesi, Yeşil Kuşak Projesi’ne dahil olması, iç siyasette gericiliğin, mezhepçiliğin önünü açmış, laiklik, çağdaşlaşma, uluslaşma süreci büyük darbe almıştır.

SSCB’nin, Boğazların birlikte savunulması için Türkiye’den üs istemesi, Türk kamuoyunda haklı bir tepkiye neden olmuştur. SSCB bu hatasını bir süre sonra anlamış, 1953’te nota vererek talebinden vazgeçmiştir. SSCB’nin Türkiye’den toprak talebine ilişkin resmi bir talep olmamıştır. Bu yönde Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde bir kayıt, bir nota yoktur. Bu yöndeki iddialar Ermenistan ve Gürcistan’daki bazı bilim adamı ve politikacıların zihin egzersizi olarak kalmış, resmiyete dökülmemiştir. Kaldı ki o dönemde Gürcistan ve Ermenistan Sovyet Cumhuriyetlerinin, Moskova’yı devre dışı bırakarak, böyle bir talebi doğrudan Ankara’ya iletmesi de mümkün değildir. Ne var ki ABD propaganda aygıtı bu durumu Türkiye ile SSCB’nin arasını daha da açmak, Türkiye’nin ABD’nin etki alanına girmesini hızlandırmak için kullanmıştır.

Soğuk Savaş dönemindeki gelişmelerden doğrudan etkilenen SSCB – Türkiye ilişkileri, 1960’ta U 2 Casus Uçağı Krizi ve 1962’de Küba Füze Krizi sırasında oldukça sıkıntılı dönemlerden geçmiştir. SSCB’de Stalin sonrasında Kruşçev iktidarıyla birlikte ilişkiler yumuşamıştır. 1960’ta Başbakan Adnan Menderes’in Moskova ziyareti kesinleşmiş, ancak 27 Mayıs 1960 müdahalesi nedeniyle gerçekleşmemiştir. 1960’ların sonu ve 1970’li yıllar Soğuk Savaş dönemindeki yumuşama (detant) dönemidir. Soğuk Savaş boyunca Türkiye – SSCB ilişkilerini belirleyen temel unsur güvenlik olsa da, Türkiye NATO’ya tam sadakat beslerken, SSCB Demir Perde siyaseti gütse de, ilişkiler mesafeli ve dengeli seyretmiştir.

Siyasi ilişkilerdeki mesafeye karşın, SSCB Türkiye’nin sanayileşmesine yardımcı olmuştur. Türkiye’ye önemli sanayi altyapısı kazandıran büyük tesislerin yapımı için gereken maddi kaynağı, teknolojiyi, mühendislik hizmetini vermiştir. Türkiye’nin batılı müttefikleri Türkiye’ye bu konuda yardımcı olmak şöyle dursun, sürekli engel çıkarırken, Kruşçev’le başlayan Brejnev’le süren dönemde, SSCB ile Türkiye arasında sanayi temelinde işbirliği yoğunlaşmıştır. 1961’de Arpaçay Barajı SSCB desteğiyle yapılmıştır. 1967’de Türkiye ile SSCB arasında Ekonomik Teknik İşbirliği Anlaşması imzalanmış, SSCB, sanayi tesislerinin kurulması için Türkiye’ye uygun koşullarda 200 milyon dolar kredi vermiştir. Krediye ait yıllık taksit ve faizlerin geri ödemesinin Türk mallarıyla yapılması kabul edilmiştir. İskenderun Demir Çelik Tesisleri, Seydişehir Alüminyum Fabrikası, Aliağa Petrol Rafinerisi, Oymapınar Barajı, Bandırma Sülfürik Asit Fabrikası, Artvin Levha Fabrikası, Çayırova Cam Fabrikası, Orhaneli Termik Santrali gibi önemli tesisler bu sayede kurulmuştur. Bunların parasını Türkiye meyve, sebze olarak ödemiştir. Bu sayede Türk malları SSCB piyasasına girmiş, iki ülke arasındaki ticaret hacmi genişlemiştir. 1979’da Orhaneli Termik Santrali SSCB desteğiyle yapılmıştır.

1980’de ikili ticaretin yüzde 30 artırılması için, 1981’de Seydişehir Alüminyum Tesisleri’nin geliştirilmesi için protokol imzalanmıştır. 1980’lerde ABD’ye yakınlığıyla bilinen Başbakan Turgut Özal bile, SSCB’yle ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi yönünde girişimlerde bulunmuştur. Soğuk Savaş’ın son yıllarında, 1986’da imzalanan doğal gaz anlaşmasıyla ilişkiler daha da gelişmiştir. 25 yıl süreyle, yılda 6 milyar metreküp doğalgaz ithalini öngören bu anlaşmayla Türkiye, ithal ettiği doğalgaz bedelinin yaklaşık üçte ikisini, Türk mal ve hizmetleriyle ödemiştir. Türk inşaat şirketlerinin Rusya’da üstlendikleri projelerin bir bölümünün bedelinin doğalgaz olarak ödenmesi kararlaştırılmıştır. Türk inşaat şirketleri bu yolla Rus pazarına girmiştir. Ancak bir süre sonra doğalgaz bedelinin mal ve hizmetle ödenmesi uygulamasından vazgeçilmiştir.

SOĞUK SAVAŞ SONRASINDA TÜRKİYE – RUSYA İLİŞKİLERİ

Soğuk Savaş’ın 1989 – 1991 arasında bitmesi, SSCB’nin dağılması, Varşova Paktı’nın yıkılması, Berlin Duvarı’nın çökmesiyle birlikte SSCB’nin ardılı olan Rusya Federasyonu ile Türkiye arasında bir süre için rekabet ve karşılıklı güvensizlik öne çıkmıştır. Ama bu durum uzun sürmemiş, yerini işbirliğine bırakmıştır. SSCB’nin dağılmasıyla Rusya’nın yaşadığı bunalım; Türkiye’nin kendi adına olmaktan çok ABD nam ve hesabına Kafkasya ve Orta Asya’ya yönelik ilgisi; iki ülke ilişkilerinde bazen sorun yaratmıştır. O dönemde iki başkent bölgesel çatışmalarda, etnik temelli ayrılıkçı terör hareketlerinde farklı tavır almıştır. Örneğin; Türkiye’nin Çeçen sorununa yönelik yaklaşımı ile Rusya’nın PKK terörüne yönelik tavrı, iki ülkenin Dağlık Karabağ sorunu ve Azerbaycan – Ermenistan anlaşmazlığındaki karşıt konumu önemli sorunlar olarak öne çıkmıştır. Fakat zamanla Türkiye; Kafkasya ve Orta Asya’ya yönelik duyarlılığını, ilgisini kaybetmiştir. Bu bölgelerde Rusya’ya rağmen adım atılamayacağını anlamıştır. İki ülkenin terörle mücadelede işbirliğine yönelmesiyle de ilişkiler hızla gelişmiştir.

1992 – 1997 yıllarında siyasi rekabete, bazı önemli konularda karşıt konumlanmalara rağmen, Türkiye’nin Rusya’ya ihracatı artmıştır. O dönemde karşılıklı ticaretin gelişmesinde, kurallara uygun yapılan ticaretin yanında, kamuoyunda “bavul ticareti” olarak bilinenin de payı büyüktür. 1997’de Rusya ve Türkiye’yi Karadeniz üzerinden birbirine bağlayan doğalgaz hattı olan Mavi Akım Projesi imzalanmıştır. Bu anlaşmayla Rusya Türkiye’ye 25 yıl süreyle yılda 16 milyar metreküp doğalgaz vermeyi taahhüt etmiştir. İki ülkenin 1990 – 1991 Körfez Bunalımı, devamında ABD’nin Irak’a saldırısı, Suriye ve İran’a bakışı farklı olsa da, ekonomik ilişkilerin gelişme hızı devam etmiştir.

O dönemde Türkiye ile Rusya arasındaki gerginliğin temel nedeni, ABD’nin Türkiye’yi Orta Asya’da “model ülke” olarak konumlandırmak, gerçekte ise Truva Atı, ABD emperyalizminin uzantısı olarak yönlendirmek istemesidir. Böylece ABD, hem Rusya’nın eski Sovyet coğrafyasında güç kazanmasını hem de İran’ın Orta Asya’da nüfuzunu artırmasını önlemeye çalışırken, Türkiye’den de yararlanmak istemiştir. Türkiye, 1990’larda Orta Asya’ya kendi adına değil, ABD adına sefere çıkarken, Türk Cumhuriyetlerine “büyük ağabey” olarak model olabileceği hayalini kurmuştur. Ancak umduğunu bulamamıştır. ABD’nin beklediğini verememiştir. Kısa süre içinde gerçeklerle yüzleşmiştir. Böylesi büyük iddialar için hazır olmadığını, devlet kapasitesinin yetmediğini, Kafkasya’ya, Orta Asya’ya, Türk dünyasına ilişkin yeterli bilgisinin bulunmadığını görmüştür. Ekonomisi güçsüz, yatırım ve yardım kapasitesi zayıf olan Türkiye’nin, Türk dünyasını tanımadığı, Orta Asya Türkleri arasındaki farkları, hatta uzlaşmazlıkları bilmediği anlaşılmıştır. Öyle ki Türkiye, aralarında bazı sınır anlaşmazlıkları olan Türk Cumhuriyetleri arasında, bu sorunların çözümü için arabuluculuk yapacak konumda bile değildir. Böyle bir etkisi, nüfuzu yoktur. Rusya’ya rağmen Kafkasya ve Orta Asya’nın enerji kaynaklarını dünya pazarlarına ulaştırma hedefi gerçekleşmemiştir.

Siyasi eğitimlerini, kariyerlerini, deneyimlerini SSCB döneminde edinmiş, bir kısmı KGB’de yetişmiş, Politbüro’da, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde görev almış olan Türk Cumhuriyetleri’nin liderleri de, Türkiye’nin gücü ile vaatleri arasındaki farkı kısa zamanda görmüşlerdir. Rusya’yla dengeleri gözetmişler, Türkiye’yi yönetenlerin notunu birkaç yıl içinde vermişlerdir. Bir süre sonra da Türkiye’yi devre dışı bırakıp, doğrudan batıyla ilişki kurmaya başlamışlardır. SSCB dağılınca diline “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası” sözünü dolayan Türkiye’nin, Kafkasya’da, Orta Asya’da Pantürkizm, Turancılık yapacak, Türk Birliği kuracak gücü olmaması bir yana, bu tür siyasetler gütmenin yanlış olduğu, Türkiye’yi yalnızlaştırdığı, bölünmesini hızlandırdığı da görülmüştür.

Yinelemek gerekirse ABD, Türkiye’nin sırtını sıvazlayarak, ABD projeleri için Orta Asya’ya yönlendirirken, şu hesapları yapmıştır: 1) Bölgede tarihsel olarak Türkiye ile İran arasında dengeli rekabet vardır. İran’ın İslamcı hareketleri destekleme ihtimaline karşı, Türkiye laik rejimiyle önemli örnek olabilir. 2) Türkiye batı adına bölgede köprü, arabulucu, koçbaşı, sözcü vazifesi görebilir. 3) Rusya’nın bölgede yeniden nüfuz kazanmasına karşı Türkiye öne sürülebilir. 4) Avrupa Birliği’ne asla üye yapılmayacak olan Türkiye’nin önüne Orta Asya seçeneği konularak, hem Türkiye’nin gönlü alınır, hem batıdan uzaklaşması önlenir, hem de seçeneksiz olmadığı gösterilir.

ABD’nin bu planı tutmamıştır. Çünkü: 1) Rusya bir süre bocaladıktan sonra tekrar büyük oyuna dönmüştür, özellikle Putin dönemiyle birlikte. 2) Türkiye beklentileri karşılayamamıştır. Devlet kapasitesi bu hedef için yetersizdir. 3) Türk özel sektörü bu bölgelerle fazla ilgilenmemiştir. 4) İran bölgede Rusya’nın üstünlüğünü, hassasiyetlerini kabul etmiş, Rusya’yla işbirliğine yönelmiştir. 5) ABD, 11 Eylül 2001 saldırılarından hemen sonra Afganistan’ı işgal etse de, ilerleyen birkaç yıl içinde Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da George Soros destekli renkli devrimleri gerçekleştirse de, bazı bölge ülkelerinde üs edinse de, enerji zengini bölge ülkeleriyle ilişkilerini geliştirse de, bir süre sonra bölgesel dengeler Rusya lehine değişmiştir. ABD’nin nüfuzu aşınmıştır. 6) Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) hızla gelişmesi, kurumsallaşması Avrasya güçlerinin manevra sahasını genişletmiştir. 7) Çin ve Rusya’nın Orta Asya ülkelerinin en büyük iki dış ticaret ortağı olmaları, batının etkisini azaltmıştır. 8) 1990’lardan 2002’ye dek Türkiye’yi yöneten merkez sağ ve merkez sol partilerin önceliği ABD ve AB olmuştur, Orta Asya ve Türk dünyası değil. 2002’den itibaren AKP iktidarının önceliği ise ABD, Ortadoğu ve İslam dünyasıdır, o da Orta Asya ve Türk dünyasına karşı ilgisizdir. 9) Gelinen aşamada Türkiye, Orta Asya ve Kafkasya’da gerçekleri görmüş, Rusya’nın üstünlüğünü kabul etmiştir. 10) Rusya; Orta Asya’yı, “yakın çevre” siyasetinin çok önemli bir unsuru, Sovyetler Birliği sonrasının doğal coğrafi ve siyasi uzantısı olarak gördüğünden, bu bölgede nüfuz sahibi olmak Rusya için yaşamsaldır. Başka bir devletin bu yöndeki çabalarını tüm gücüyle engellemeye çalışır. Kendi etkinliğini sınırlandıracak her türlü girişime karşıdır. Elinde Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan başka bir dizi bölgesel ittifak daha vardır. Ayrıca, kendisini Slav – Ortodoks havzasının lideri, bu alanda düzen kurucu olarak gören Rusya; din, dil, tarih, kültür, jeopolitikle birlikte, yakın çevrede SSCB mirasını da, ekonomik gücünü de, kurduğu güvenlik şemsiyesini de kullanır.

Kısacası, bugün Türkiye’nin Ortadoğu’da Yeni Osmanlıcılık yapacak, Osmanlı Devletler Topluluğu, Osmanlı Milletler Birliği kuracak gücü olmadığı gibi, dün de Orta Asya’da, Kafkasya’da Türk Birliği kuracak gücü olmamıştır. Ne bugün Ortadoğu’da şartlar uygundur ve böyle bir talep vardır, ne de dün Kafkasya ve Orta Asya’da şartlar uygun olmuştur ve böyle bir talep gündeme gelmiştir. Dünkü de bugünkü de, Türk dünyasına yönelik olanı da, Ortadoğu’ya, İslam dünyasına yönelik olanı da yerli ve milli projeler değildir. ABD projeleridir. İkisinin de amacı, söz konusu bölgelerde Türkiye’yi ABD’nin Truva Atı, işbirlikçisi, uydusu olarak konumlandırmaktır. Dahası Türkiye’nin böyle bir kapasitesi olmadığı gibi, Türk toplumunda da böyle bir hazırlık, heves, beklenti olmamıştır; ne dün ne de bugün.

2000’Lİ YILLARDA GELİŞEN İLİŞKİLER

2000’li yıllarla birlikte sadece bölgesel gelişmeler değil, küresel gelişmeler de iki ülkenin hızla yakınlaşmasına zemin hazırlamıştır. Rusya Devlet Başkanlığına 2000 yılında Vladimir Putin’in seçilmesiyle, Rusya’nın yakın çevreden başlayarak güvenlik öncelikli bir siyaset izlemesi, enerji kaynaklarını salt ekonomik düzlemde değil diplomatik düzlemde de başarıyla kullanması, Ankara ile Moskova’yı hızla yakınlaştırmıştır. 2001’de iki ülke “Avrasya Eylem Planı” imzalayarak, siyasi diyalog, ortak güvenlik, terörizmle mücadele ve ekonomik ortaklık temelinde ikili ve bölgesel işbirliğinin önemine dikkat çekmiştir. Askeri ilişkilerde Türkiye öncülüğünde Karadeniz Görev Gücü (BLACKSEAFOR), Karadeniz Uyumu (Black Sea Harmony) gibi projelerde işbirliği yapılmıştır.

Putin, devlet otoritesini, gücü önemseyen bir liderdir. KGB kökenli olması, Federal Güvenlik Servisi Şefi, Rusya Federasyonu Güvenlik Konseyi Sekreteri olarak çalışması nedeniyle istihbarata ve güvenliğe özel önem verir. Yakın çevresinde istihbarat ve güvenlik bürokrasisinden gelenler ve St. Petersburglu hemşerileri çoğunluktadır. Putin iktidarında Rusya hızla toparlanmış, kırılan ulusal onurunu tamir etmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın bitişinin kutlandığı anma törenleri, Soçi Olimpiyatları gibi pek çok etkinlikle Rusya gövde gösterisi yapmıştır. Putin, NATO’nun genişlemesine karşı çıkmakta, ABD’nin tek odaklı dünya hakimiyetini reddetmekte, çok kutuplu dünya düzenini savunmaktadır. Karadeniz’e özel önem veren Putin, NATO’nun Türkiye dahil Rusya’nın komşularına yerleştirdiği füze kalkanını sürekli eleştirmektedir.

Putin’in 2004 yılındaki Ankara ziyareti, ekonomik ve siyasi ilişkilerin gelişimini hızlandırmıştır. 2007’de Türkiye’de “Rusya Yılı”, 2008’de Rusya’da “Türkiye Yılı” ilan edilmiştir. 2008 Ağustos ayında Rusya ile Gürcistan arasında yaşanan savaşta, Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi konusundaki kıskançlığı, Rusya’nın takdirini kazanmıştır. Gürcistan’a “insani yardım götürme” bahanesiyle ABD’nin Karadeniz’e girmesine Türkiye’nin engel olması, bölgedeki dengelerin değişmesini önlemiştir. 2008’deki bu savaştan sonra, Türk ordusuna kurulan tuzaktan da5 yararlanan ABD, yolunu bulup Karadeniz’de bayrak göstermeye başlamıştır. Bulgaristan ve Romanya’yı NATO üyesi yapmış olan, Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyeliği konusunda ise Rusya’nın direncini aşamayan ABD’nin ataklarına, Rusya Ukrayna bunalımı sırasında 2014’te Kırım’ı kendisine bağlayarak yanıt vermiştir. Rusya ve ABD’nin Karadeniz’e ilişkin hesaplarında, Türkiye’nin tavrı belirleyicidir. Zira Türkiye, Karadeniz’in en uzun sahiline sahip olmasının yanında, Türk Deniz Kuvvetleri’ne yönelik kumpaslar öncesinde, Karadeniz’deki en güçlü donanmaya da sahiptir. NATO üyesi olmasına rağmen, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni eksiksiz uygulaması ve Rusya – Gürcistan Savaşı’nda tarafsız kalması Türkiye’nin saygınlığını da artırmıştır. Bu tutumuyla Karadeniz’in bir NATO gölü olmasını önlemiş, bu da Rusya’nın lehine olmuştur.

RUS STRATEJİSİNDE VE JEOPOLİTİĞİNDE BAŞLICA AKIMLAR

Rusya’nın bölgeye yönelik siyasetini, bu bağlamda Türkiye politikalarını anlamak, Putin’in izlediği dış politikayı öngörebilmek için, Rusya’daki stratejik ve jeopolitik ekolleri bilmek gerekir. Son 150 yıldır Rusya’daki temel kimlik meselesi, temel aidiyet tartışmaları, Rusya’nın Avrupa’yla ilişkileri üzerinden yapılmıştır. Aidiyet de karşıtlık da Avrupa, Batı üzerinden ele alınmıştır. Çin üzerinden veya Türkiye üzerinden değil. Çin ve Türkiye bu tartışmalarda belirleyici olmamıştır. Belirtmek gerekir ki, her milliyetçilik gibi Rus milliyetçiliği de hem iç hem de dış gelişmelerden etkilendiğinden, Rusya gibi son iki asırda büyük devrimler, değişimler, dönüşümler, bunalımlar yaşayan büyük bir ülkede, Yeltsin dönemindeki Rus ulusal kimliği ile Putin dönemindeki Rus ulusal kimliği arasında fark vardır. Dış politikadaki başarılarla ulusal kimlik arasındaki yakın bağı bilen Putin, milli kimliği ve ulusal gururu güçlendirmiştir.

Rusya gibi tarihteki ilk komünist devrime ve komünist iktidara ev sahipliği yapan bir ülkenin siyasal yaşamında klasik solcu – sağcı ayrımının yanında, farklı bir eksende, geleneksel olarak şu akımlar öne çıkmaktadır: 1) Milliyetçiler. 2) Batıcı liberaller. 3) Avrasyacılar. 4) Gerçekçi devletçiler. Bu öyle farklı bir eksendir ki, misal; komünistler arasında milliyetçi veya Avrasyacı olanlar olduğu gibi, sağcı Avrasyacılar da vardır.

Rusya’daki milliyetçiler türdeş değildir. Alt grupları vardır: 1) Yeni emperyalist Rusya isteyenler. 2) Etnik milliyetçiler. 3) Yeni sağ. Yeni emperyalist Rusya isteyenler, yakın çevrede, eski Sovyet coğrafyasında mümkün olduğunca Rusya’ya bağımlı devletlerden oluşan bir kuşak örülmesini, Rusya’nın nüfuzunun olabildiğince hissettirilmesini savunur. Bu bölgelerle iktisadi, siyasi, askeri düzlemde en ileri işbirliği ve ittifaklara gidilmesini benimser. Rusya’nın yumuşak gücünün, etkisinin artması gerektiğini belirtir. Etnik milliyetçiler; Rus, Slav, Ortodoks kimliğini öne çıkarırlar. Rusya, Beyaz Rusya, Ukrayna’nın Rusya’ya yakın kısımları ve hatta Kazakistan’ın Rus nüfusun yoğun olarak yaşadığı kuzey bölgelerinin birleşmesini isterler. Öteki gruplar tarafından gerçekçi bulunmazlar. Hayalci olarak görülürler. Önerilerinin, Rusya’nın gücünü, etkisini azaltacağı belirtilir. Kurumsal anlamda güçlü değildirler. Etnik anlamda türdeş Rusların yaşadığı bir devlet tahayyülü gerçekçi olmadığı gibi, Rusya’nın bölgesel ve küresel iddiasıyla da örtüşmez. Çok etnili, çok dilli, çok dinli, çok kültürlü bir Rusya’nın (dünyada en fazla Müslüman nüfusa sahip ülkelerden biridir, Müslüman nüfusunun sayısı, pek çok İslam ülkesinden çoktur) gerçekçi olmadığı belirtilir. Yeni Sağ da önemli bir akımdır. Küreselleşme ve ABD karşıtı bir tutumu vardır.

Boris Yeltsin döneminde etkili olan batıcı liberaller, Rusya’nın Batının ayrılmaz parçası olduğuna inanırlar. ABD’yi en önemli ortak, Çin’i Asyalı büyük komşu olarak görürler. Batılı kurumlarla en ileri düzeyde işbirliğini ve bütünleşmeyi savunurlar. ABD ve Batı ile yakın ilişkilerin, Rus liderlerin ülke içindeki otoriter, baskıcı, antidemokratik uygulamalarını gerileteceğini düşünürler. Çin’e karşı ilgisizlerdir, stratejik düzeyde işbirliği öngörmezler, Çin’i otoriter bulduklarından fazla yakınlaşmak istemezler. Rusya’da son yıllarda batıcı liberaller arasında batıdan, ABD’den umduğunu bulamayan pek çok isim gerçekçi devletçilere yaklaşmıştır. Özellikle ABD’nin Rusya siyaseti, NATO üzerinden doğuya genişlemek istemesi, Rusya’yı kuşatma çabası, onların bu yöneliminde etkili olmuştur.

Avrasyacılar; bölge merkezli siyasetten başlamak üzere, Rusya’nın küresel ölçekte iddia sahibi olmasını isterler. Çok kutupluluğu savunan, tarihsel kökleri, entelektüel gelenekleri güçlü bir akımdır. Avrasya Hareketi’nin liderliğini yapan, ülkenin önde gelen jeopolitik uzmanlarından olan Aleksandr Dugin, mecliste danışmanlık da yapmıştır. Gerçekçi devletçiler ise Rusya’nın eski Sovyet coğrafyasında etkili olmasını, ABD’nin küresel nüfuzuna karşı çıkmasını, çok kutuplu dünya düzenini savunmasını isterler. ABD’yi Rusya’nın içişlerine karışmakla, bölge ülkelerindeki rejimleri değiştirmeye çalışmakla suçlarlar. Çin’i çok kutuplu dünya düzeni için önemli bir müttefik olarak görürler. Ülkelerin içişlerine, rejimlerine, sınırlarına saygılı tutumunu önemserler. Çin’le pek çok konuda işbirliği ve ittifak yapmayı benimser, bu yolla ABD karşısında denge sağlanacağını düşünürler. ABD’yle kalıcı veya geçici ittifaklara mesafelidirler.

Rusya’daki jeopolitik akımlar da, aynen yukarıda sıralanan akımlar gibi ayrışmıştır: 1) Milliyetçiler. 2) Batıcı liberaller / Atlantikçiler. 3) Avrasyacılar / Yeni Avrasyacılar. 4) Uzlaşmacı / Uzlaştırıcı Akım. Avrasyacı akım; ABD hegemonyasına karşıdır. Çok kutuplu düzenden yanadır. Bu akıma göre dünya siyasetindeki kutuplar, ülkelerden değil, jeopolitik – ekonomik birlik temelinde bloklardan oluşacaktır. Bu akım, Rusya’nın yakın çevresinden başlayarak dünyada etkili olmasını savunur, NATO’nun genişlemesine karşıdır. Çin, Hindistan ve İran’la yakın ilişkilerden yanadır. Ulusal güvenlik doktrininin yazılmasında etkilidir. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) kurulmasında fikri katkısı büyüktür. Karma ekonomiyi benimser. Bağımsız Devletler Topluluğu eksenli, Avrupa Birliği benzeri bir bütünleşmeyi savunur. Rusya’nın sıcak denizlere açılmasından yanadır. Küreselleşmeyi, emperyalizmin yeni adı olarak görür. Pragmatik bir lider olan ve farklı jeopolitik akımlar arasında dengeleri gözeten Putin’in liderliğinde, milliyetçiler ve uzlaşmacı akım ile birlikte etkisi artmıştır.6

Putin döneminde, batıcı liberallerin etkisi azalmıştır. Dünyanın ve Rusya’nın nesnel koşulları da, Putin’in tercihleriyle örtüşmüştür. Batıya, özellikle de ABD’ye eleştirel bakan, mesafeli yaklaşan gerçekçi devletçilerin etkisi artmıştır. Rusya’da en etkili akım olan gerçekçi devletçilerin, milliyetçiler ve Avrasyacılar ile etkileşimi, işbirliği vardır. Bu akımın kurucusu sayılan Yevgeny Primakov önemli bir isimdir. Daha 1998’de Moskova, Pekin, Yeni Delhi arasında stratejik üçgen kurulmasını, ABD ve AB’ye karşı dengenin sağlanmasını önermiştir.

Putin, gerçekçi devletçi olmakla birlikte, milliyetçi ve Avrasyacı kesimlerle işbirliği yaparak, desteklerini almıştır. ABD’nin tek odaklı liderliğine meydan okurken, Rusya’yı büyük güç olarak yeniden konumlandırırken, Çin’le ilişkilere önem verirken, çok kutuplu dünya düzenini savunurken, gerçekçi devletçi, milliyetçi ve Avrasyacı tezleri de sahiplenmiştir. 2008’de küresel ekonomik bunalımın kendisini hissettirdiği dönemde Rusya – Gürcistan Savaşı, 2014’te Kırım’ın Rusya’ya katılması, 2015’te Rusya’nın Suriye rejimine hava gücüyle de destek vermesi, Putin’in kararlılığını göstermiştir. ABD’yi sık sık Rusya’nın içişlerine karışmakla, Rusya’yı kuşatmaya çalışmakla suçlayan, NATO’yu öncelikli tehdit olarak tanımlayan, Çin ile sadece Suriye meselesinde değil, 2007’de Myanmar ve 2008’de Zimbabwe konusunda da BM Güvenlik Konseyi’nde birlikte hareket eden Putin ile Çin’deki gerçekçilerin davranış ve algıları da benzeşmektedir. Avrupa Atlantik – Asya Pasifik geriliminde, her iki kesim de Asya Pasifik güçlerinin işbirliğini savunmaktadır.7

RUSYA’DA 2000’Lİ YILLAR: PUTİN DÖNEMİ VE RUSYA’NIN ARTAN ETKİSİ

ABD, 2001’de 11 Eylül saldırıları sonrasında Afganistan’ı işgal ederek Orta Asya’nın hemen sınırına yerleşmiştir. Rusya ve Çin, o dönemde bundan endişe duysalar da, fazla itiraz edememiştir. Dönemin dünya konjonktürü, uluslararası kamuoyunun ABD’ye verdiği açık destek, böyle bir itirazı zorlaştırmıştır. Dahası o günlerde ne Moskova ne Pekin, ABD’ye açıktan karşı çıkacak güçte değildir. ABD’nin 2003’teki Irak işgali, Rusya ve Çin’e, birlikte hareket etmeleri halinde, ABD’nin yayılmacılığını dengeleyebileceklerini göstermiştir. Nitekim 2003’te ŞİÖ bünyesinde ilk ortak askeri tatbikat yapılmıştır. Bu aynı zamanda ABD’ye verilen bir mesajdır. Rusya 2003’te Kırgızistan’da, 2004’te Tacikistan’da askeri üs sahibi olurken, ABD 2001’de Afganistan işgali gerekçesiyle kurduğu Özbekistan’daki üssünü 2005’te kapatmıştır. Özbekistan’ın 2001’de ŞİÖ üyesi olması, aldığı bu kararda etkili olmuştur. O dönemde topraklarında hem Rus hem ABD askeri üssü bulunduran Kırgızistan ise Manas ABD Askeri Üssü’nü 2014’te kapatmıştır. Bu durum, ABD’nin Orta Asya’da, Türkistan coğrafyasında askeri üsler yoluyla konuşlanmasına ve bölgedeki varlığını bu sayede sürdürme çabasına, bölge ülkelerinin, Rusya ve Çin’in karşı olduğunun açık göstergesidir. Belirtmek gerekir ki, Kırgızistan da ŞİÖ üyesidir.

Putin, çok yönlü, çok boyutlu bir diplomasi izlemiştir. Yakın çevrede stratejik işbirliği yaptığı Çin’den başka, Türkiye ve İran’la ilişkileri hızla geliştirmiştir. Avrupa içinde Almanya’yla ilişkilere özel önem vermiştir. Zaten Avrasya ülkeleriyle yakınlaşan, ABD ile pek çok konuda arasına mesafe koyan Almanya’yla doğalgaz ticaretinin yanında, siyasi ilişkilerini de geliştirmiştir. Çin, Pakistan’ın ŞİÖ üyeliğini desteklerken; Rusya Hindistan’ın ŞİÖ üyeliğini teşvik etmiştir. Irak merkezi hükümeti üzerinde de, Kuzey Irak üzerinde de Rusya’nın etkisi artarken, Mısır’la ilişkiler, özellikle Sisi iktidarında hızla gelişmeye başlamıştır. İki ülke silah ve enerji anlaşmaları imzalamıştır.

Rusya, Suriye’ye destek veren bir ülke olmasına karşın, İsrail’le ilişkileri de güçlüdür. Suriye’deki Tartus Üssü’nün yanına, son dönemde Lazkiye Üssü’nü de eklemiştir. Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nde kalıcı üs edinmek için müzakerelere başlamıştır. Putin döneminde Moskova’nın Latin Amerika ülkeleriyle ilişkileri de gelişmektedir. Latin Amerika’da Çin’e ekonomik düzlemde rakip olmayan Rusya, BRICS kapsamında birlikte olduğu Brezilya’dan başka Arjantin’le ve Küba’yla da ilişkilerine önem vermektedir. Küba’nın SSCB döneminden kalan borçlarını silmiştir. Rus şirketleri Küba’da petrol üretim çalışmalarına katkıda bulunmakta, enerji santrali ve yer – uydu istasyonu inşa etmektedir.

Rusya’nın Kafkasya’da en fazla nüfuz sahibi olduğu ülke olan Ermenistan üzerideki etkisi daha da artmıştır. Azerbaycan’la ilişkileri de güçlü ve dengelidir. Moskova, Azerbaycan’ın ABD güdümüne girmesine kesinlikle karşı olduğundan, ABD’nin Orta Asya, Kafkasya, Hazar Havzası’ndaki hedeflerini bildiğinden, Azerbaycan’a özel önem vermektedir. ABD’nin Türkiye’ye Ermeni açılımı yaptırarak, Ermenistan üzerindeki Rus etkisini kırmaya çalıştığını, bu yolla Ermenistan’ı Türkiye üzerinden batıya bağlamak istediğini gören Putin, hemen önlem almıştır.

ABD ve Rusya, Azeri – Ermeni anlaşmazlığının, Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’daki işgalinin, Erivan ve Bakü üzerindeki nüfuzlarına zemin yarattığını bildiklerinden, Dağlık Karabağ meselesinin çözümsüz kalması, iki büyük gücün de işine gelmektedir. Bu konu ABD ve Rusya’nın elinde, Bakü ve Erivan üzerinde denetim, yönlendirme ve baskı aracıdır. Dağlık Karabağ sorununun uluslararası hale gelmesi, deyim yerindeyse Balkanlaşması, sorunun asıl tarafı olan ülkelerin, kendi dinamikleriyle çözüm bulmasını olanaksız hale getirmiştir. Sorunun çözümsüz kalması büyük güçlerin işine gelmiş, onların müdahalelerine zemin, ortam, gerekçe sağlamıştır. Putin, Rusya’ya rağmen bu sorunun çözülemeyeceğini kanıtlamıştır.

Avrasya Ekonomik Birliği; Rusya’nın öncülüğünde, Beyaz Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Ermenistan’ın katılımıyla faaliyete geçmiştir. Rusya, Avrupa’nın en büyük doğalgaz tedarikçisidir. Almanya’dan İtalya’ya, Avusturya’dan Yunanistan’a, Çek Cumhuriyeti’nden Slovakya’ya dek pek çok ülke Rus doğalgazına değişen ölçülerde bağımlıdır. Avrupa’nın Rus doğalgazına olan bağımlılığı ortalama yüzde 35 dolayındadır. Rus enerji devi Gazprom’un Avrupalı müşterileriyle uzun süreli, (örneğin: 25 yıllık) sözleşmeleri bulunmaktadır. Bu bağımlılık Avrupa’nın Rusya siyasetinde manevra sahasını daraltmaktadır. AB’nin petrol ithalatında da Rusya önemli bir tedarikçidir. Ukrayna ve Kırım meselesi sonrasında Rusya’ya ambargo koyan AB, bu ambargodan neredeyse Rusya kadar etkilenmiştir. Türkiye ise Rusya’ya yönelik ambargoya katılmamıştır. Bunda Rusya’ya olan enerji bağımlılığının, ticaret hacminin ve Türkiye’ye gelen yaklaşık 4 milyon Rus turistin etkisi büyüktür.

Hazar ile Karadeniz arasındaki 600 kilometrelik hatta 200’den fazla dilin konuşulması Rusya’yı sürekli tetikte tutmaktadır. Kafkasya ve Orta Asya’yı yakın çevre olarak tanımlayan, öncelikle bu bölgelerde nüfuzunu tesis eden Rusya, bu sayede Ortadoğu’da daha rahat hareket etmeye başlamıştır. Çeçenistan’daki sorunu çözmek için kara kuvvetlerinin yaklaşık dörtte birini seferber eden Putin şu formülün bilincindedir: Avrasya’da güçlü olmak için Ortadoğu’da, Ortadoğu’da güçlü olmak için Avrasya’da etkili olmak şarttır. Rusya’nın Doğu Avrupa’da, Balkanlarda, Yugoslavya’nın dağılmasıyla kurulan devletlerde, Yunanistan, Bulgaristan, Polonya, Romanya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nde, Baltık cumhuriyetlerinde ise etkisi daha sınırlıdır. İkisi de 28 üyeye sahip olan NATO ve AB’nin 22 üyesi aynıdır ve aynı anda iki örgüte de üye olan eski Doğu Bloku ülkelerinde Rusya’nın nüfuzu azdır.

Rusya, Arktik Okyanusu’nda da (Kuzey Buz Denizi) önemli adımlar atmaktadır. Bölgedeki hidrokarbon kaynakları dünya rezervlerinin yüzde 30’una, Rusya’nın rezervlerinin yüzde 80’ine yakın olduğundan, Moskova bölgeyi stratejik kaynak üssü olarak görmektedir. Bu kapsamda ABD ile rekabet etmektedir. Kıyıdaş ülkeler Kanada, Norveç ve Danimarka da pay almak isterken, Rusya ve Çin bölgede ortak petrol ve doğalgaz araması yapmak için 2012’de anlaşmıştır.

Son yıllarda Türkiye ile Rusya arasındaki en önemli sorun Suriye meselesidir. İki ülke bu konuda taban tabana zıt politikalar izlemektedir. İzlediği siyaset sonucunda Türkiye bölgesinde yalnızlaşıp, kuşatılırken; Rusya’nın etkisi daha da artmıştır. Rusya Suriye’de rejimi desteklemekte, rejim muhalifleri arasında olan İslamcı grupları da “radikal İslamcı” – “ılımlı İslamcı” şeklinde ayırmamaktadır. Rejim karşıtı terör örgütlerini ayrım yapmadan vurmaktadır. Bu bağlamda, ABD ve Türkiye’nin Esad’a karşı desteklediği Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) vurması, aynı zamanda ABD ve Türkiye’ye verdiği bir mesajdır. Suriye’nin hava savunma sistemini kurup geliştiren Rusya; Suriye bölünürse bunun arkasının geleceğinin bilincindedir. Bölgede Şii – Alevi mezhebinin hamisi, koruyucusu gibi bir algı oluşmasını önlemek, böyle bir izlenim vermemek için de azami çaba göstermektedir. Rusya, bölgede farklı hatta karşıt politikalar izlediği devletlerle de, devlet dışı aktörlerle de ilişkilerini geliştirmektedir. Örneğin; Suriye konusunda zıt siyasetler izlediği İsrail ve Suudi Arabistan’la ilişkileri güçlenmektedir. Irak’ta hem merkezi hükümet hem Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Lideri Barzani’yle, Suriye’de hem Esad rejimi ve hem de, PKK terör örgütünün Suriye uzantısı olan PYD’yle ilişkisi güçlüdür.

SONUÇ

Soğuk Savaş koşulları da, onun bitimini izleyen ilk 10 yıldaki dengeler de günümüzde geçerli değildir. ABD, tek ve mutlak hakim güç olmaktan çıkmıştır. Devlet kapasitesi aşınmaktadır. Buna karşılık Avrasya güçleri yükselmektedir. Son dönemde gerek 30 doların altını gören petrol fiyatları, gerek Ukrayna- Kırım meselesi nedeniyle konan AB ambargosu, gerekse de Suriye’deki askeri varlığının artan maliyeti nedeniyle Rus ekonomisi bir miktar daralsa da, Putin, ülkesinin enerji zenginliğini verimli şekilde kullanarak, ekonomiyi büyük ölçüde denetim altına almıştır. Rusya dış politikada Avrasya’da, Ortadoğu’da başat güçlerden biri olmuştur. Çeçen meselesinde olduğu gibi ülke içinde, Gürcistan ve Ukrayna sorunlarında olduğu gibi yakın çevrede, Suriye’de olduğu gibi Ortadoğu’da güç kullanmaktan çekinmemiştir.

Türkiye ise hem yıllardır dengeli bir rekabet içinde olduğu İran’ın batı ile nükleer anlaşmaya varması sonrasında zemin kaybetmiş, hem de 2015 yılında Rus savaş uçağını düşürdükten sonra, daha yoğun bir yalnızlık yaşamaya başlamıştır. Her iki gelişmenin de ekonomik yansımaları olmuştur. Rusya’ya rağmen Orta Asya’da ağırlık sağlaması mümkün olmayan Türkiye’nin, Ortadoğu’da da Mısır’da İhvan, Irak’ta Barzani, Suudi Arabistan ve Katar dışında müttefiki kalmamıştır. Etkisi azalmıştır.

Türkiye Avrasya’ya stratejik seçenek olarak değil, batı karşısında koz olarak kullanabileceği, elini güçlendirecek, değerini artıracak, geçici taktik bir araç olarak baktığı sürece hedefine ulaşamaz. Türkiye ŞİÖ’nün “diyalog ortağı” olsa da, bu çok anlamlı değildir. Çünkü bu statüyü veren ŞİÖ, özellikle de Rusya ve Çin, Türkiye’yi ABD etkisinden bir miktar da olsa koparmaya çalışsalar da, bunun mümkün olmadığı kısa sürede görülmüştür. Kimi uzmanlara göre de ŞİÖ; bu adımıyla NATO ve ABD’ye batıya karşı olmadığı mesajı vermek istemiştir. Türkiye gibi 1952’den beri NATO üyesi olan bir devletin, aynı zamanda ŞİÖ üyesi olması mümkün değildir

Rusya; Bağımsız Devletler Topluluğu, Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü, ŞİÖ gibi yapılardaki öncü konumuyla, Avrasya’da elini güçlendirirken, bölgesel ve uluslararası konjonktürden de faydalanmıştır. Örneğin; enerji fiyatlarının yüksek düzeyde seyretmesi, Rusya’nın işine yaramıştır. Keza Afganistan ve Irak işgalleriyle hayli hırpalanan ABD Rusya’nın hassasiyetlerine daha fazla önem vermeye başlamıştır. Çin’in hızla yükselişi, hem Rusya’nın stratejik ortak olarak işine yaramış, hem de ABD’nin öncelik sıralamasını değiştirerek dikkatini Ortadoğu’dan Asya Pasifik’e çevirmesine neden olmuştur. AB’nin gücündeki aşınma, Rusya’ya karşı Avrupa’nın set çekmesini engellemiştir. Bu dönemde Rusya’nın silah ihracından elde ettiği gelir de artmıştır. Putin, Birleşmiş Milletler’de veto kartını sık sık kullanmıştır. Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’daki renkli devrimlerin hızı kesilmiştir. Batının, Rusya’yı devre dışı bırakarak hayata geçirmek istediği boru hattı projelerinin büyük bölümü başarısız olmuştur.

2015’te Türkiye’nin sınır ihlali nedeniyle Rus savaş uçağını düşürmesi sonucu yaşanan bunalımın da etkisiyle ticaret hacmi düşmüştür. Önceki yıllarda 32 milyar dolar düzeyindeyken, 2015 yılında 23 milyar dolar olmuştur. Önceki senelerde Almanya ile birlikte Türkiye’nin iki büyük dış ticaret ortağından biri olan Rusya, bu sıralamada üçüncülüğe inmiştir. Rusya, Türkiye’nin ihracatında 2. ve ithalatında 3. sırada yer almıştır. Yine de Türkiye’nin Rus doğalgazına olan yüzde 55 oranındaki bağımlılığı sürmektedir. Rusya, Türkiye’nin Mersin Akkuyu’daki ilk nükleer santralini inşa etmektedir. Buna karşın önceki yıllarda yıllık 4 milyonu bulan Rus turist sayısında ciddi düşüş olmuştur. Türk inşaat sektörünün Rusya’da yaptığı işler de8 Rusya’ya yapılan tarım ürünleri ihracatı da büyük darbe yemiştir. Oysa iki ülke arasındaki ticaretin yapısı dikkate alındığında, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin rekabetçi değil, tamamlayıcı nitelikte olduğu görülür.

Türkiye’nin enerjide doğalgaza, doğalgazda Rusya’ya bağımlılığı tutarlı, sürdürülebilir, sağlıklı bir enerji politikasının olmadığının kanıtıdır. Üstelik Türkiye’ye verilen fiyat yüksektir, aşağı çekilmelidir. Kaynak ülkelerin de, kaynak hammaddelerin de çeşitlendirilmesi, bilinçli enerji kullanımının sağlanması, enerji verimliliğinin gözetilmesi, yerli ve yenilenebilir kaynakların daha fazla devreye sokulması zorunludur. Rusya’nın Avrupa Birliği ile yaşadığı gerilim nedeniyle Güney Akım Projesi’ni iptal edip, yerine Türk Akımı Projesi’ni önermesi, 2015’te gerginleşen ilişkiler nedeniyle belirsiz bir hal almıştır.

ABD’nin Karadeniz’e yönelik politikalarında Türkiye’nin aldığı tavır, 2008 Rus – Gürcü Savaşı’ndan sonra değişmiştir. Türkiye’nin ABD’nin bu yöndeki taleplerine karşı direnci zayıflamıştır. Hem Ankara hem de Moskova, ilişkileri ekonomik ve siyasi ilişkiler olarak iki ayrı kompartımana ayırmaya çalışsalar da, uçak krizi nedeniyle hem ekonomik hem de politik ilişkiler zayıflamıştır. Oysa iki ülkenin ekonomik ve politik işbirliği, sadece ikisi için değil, Avrasya açısından çok önemli gelişmeler doğuracak boyuttadır. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında Mustafa Kemal Paşa ve Lenin’in yaptığı durum muhakemesini, kuvvet tahlilini örnek alan bir yaklaşım zorunludur. Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü, egemenliği ve Cumhuriyet rejiminin tartışıldığı bir süreçte, Rusya dahil tüm komşularıyla ilişkilerini geliştirmesi, Atatürk’ün bölge merkezli dış politikasına yönelmesi, Avrasya’ya önem vermesi, ekonomi ile diplomasi, enerji ile güvenlik, doğu ile batı, Avrasya ile Atlantik arasında yaşadığı ikileme de son vermesini sağlayacaktır.

  1. Bu makalede bundan sonra “Rusya” diye anılacaktır.
  2. TBMM’yi tanıyan ilk devlet ise Afganistan’dır.
  3. Bkz: Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetlerle Görüşmeleri (Sovyet Arşiv Belgeleriyle), Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005.
  4. Türkiye – SSCB ilişkilerinde Soğuk Savaş ile başlayan kırılma konusunda bkz: Cemil Hasanlı, Türk Sovyet İlişkileri 1939 – 1953, Çev: Ali Asker, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2011.
  5. Türk donanmasının en seçkin kadrolarının bu hassasiyeti, Cumhuriyetçi ve milli tavrına çok bozulan ABD; cemaat ve hükümetle birlikte, kumpas davalarla, tertiplerle, sahte deliller ve sahtekâr tanıklarla bu kadroları tasfiye etmiştir. Türk ordusunun en başarılı kadrolarının özgürlüklerini elinden almıştır. Bu süreç, büyük bir atılım sürecinde olan Türk donanmasına en az 25 – 30 yıl kaybettirmiştir.
  6. Nazım Cafersoy, Rus Jeopolitik Düşüncesinde Misyon Arayışları, Ankara, 2003.
  7. İgor Zevelev, “Amerika Çin İlişkileri ve Rusya’nın Tercihi”, Turquie Diplomatiqu Küse, 15 Şubat – 15 Mart 2013, Sayı: 49, s: 12- 13.
  8. Türk inşaat sektörü yıllarca Rusya’da çok iş yapmıştır. Sadece 2014 Soçi Olimpiyatları’nda alınan toplam iş hacmi 1.6 milyar dolardır. 700 bin metrekare iş yapılmış, kullanılan malzemenin yüzde 90’ı Türkiye’den götürülmüştür. 15 bin Türk işçisi bu inşaatlarda çalışmıştır. Türk inşaat sektörünün 1990 – 2014 arasında Rusya’da aldığı işlerin toplamı 50 milyar dolardır. 2018’de Rusya’da yapılacak olan dünya futbol şampiyonası için büyük ihaleler almaya hazırlanan Türk şirketlerine, uçak bunalımından sonra ihale verilmesi zor olacaktır. Rusya’nın şampiyona için 16 milyar dolar bütçe ayırdığı dikkate alındığında, Türk şirketleri için kaçan fırsatın büyüklüğü görülür.
Bu Haberi Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


sanalbasin.com üyesidir