Sivas Kongresi’nin 98. Yılı

Cumhuriyet’e giden yolda ‘Tam Bağımsız Türkiye’yi’ kuranları saygıyla anıyoruz

Sivas Kongresi, Amasya Genelgesi ile yapılan çağrı üzerine, Ulus’un seçilmiş temsilcilerinin Sivas’ta bir araya gelmesiyle, 4 Eylül 1919-11 Eylül 1919 tarihleri arasında gerçekleşmiştir. Kongrede Doğu illeri adına delege olarak Erzurum Kongresi’nde seçilmiş olan Temsil Kurulu (Heyet-i Temsiliye) üyeleri bulunuyordu. Batı ve Orta Anadolu’dan gelen delegelerin de katılımıyla Sivas Kongresi ulusal bir boyut kazanmıştır. Tüm baskı ve engellemelere rağmen, sınırlı sayıda bir katılımla, Kongre 4 Eylül 1919’da açılır.

EMPERYALİSTLER VE İSTANBUL HÜKÜMETİ KONGREYİ ENGELLEMEYE ÇALIŞIYOR

Bir yandan İstanbul Hükümeti diğer yandan emperyalistler baskı ve tehditlerle Ulusal mücadele üzerinde endişe yaratmaya çalışıyordu. Sivas Valisi Reşit Paşa, Erzurum’da olan Mustafa Kemal Paşa’ya 20 Ağustos 1919 tarihinde Fransız Binbaşı Bruno’nun “Sivas’ta bir kongre toplanırsa Sivas’ı işgal edeceği”ni bildirmiş ve çok gerekli değilse vazgeçilmesini istemişti. Mustafa Kemal Paşa ise endişeye yer olmadığını ve Fransızların blöf yaptığını belirterek Valiyi rahatlatmaya çalışmıştır. Ulusal mücadele yanlıları arasındaki sorunlardan bir diğeri de Erzurum’da seçilen Temsil Heyeti’nden bazı üyelerin Sivas’a gitmemesiydi. Mustafa Kemal Paşa Erzurum’dan hareket etmeden önce, Siirt Mebusu Sadullah Bey ortada yoktu, Servet ve İzzet Beyler Trabzon’a dönmüşlerdi. Temsil Heyeti’nden yalnızca Mustafa Kemal, Rauf, Raif Efendi, Şeyh Fevzi, Bekir Sami Sivas’a gidiyorlardı. Daha başlangıçtaki bu çözülme düşmana karşı birlik görüntüsünü zayıflatarak ulusal mücadele yanlılarında çekingenliklere neden oluyordu.

 “MANDA YOK, YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!”

Mustafa Kemal Paşa bunun yanında “Amerikan Mandası” taraftarlarına karşı koymak zorunda kalacaktı. İstanbul’dan Halide Edip ve Kara Vasıf’tan gelen mektup ile Ali Fuat Paşa tarafından Erzurum’a yollanan 3 mektupta da Amerikan mandası isteniyordu. Mustafa Kemal Paşa yanındakilere şöyle der: “Biz başarılı olacağız. Buna şüphem yok. Acaba zafere kavuştuğumuz ve memleketi kurtardığımız zaman Osmanlı ricali (ileri gelen yöneticileri) utanç duyabilecekler mi? Öyle bir manda istenecek veya verilecekmiş ki, hâkimiyet hakkına, dışarıda temsil hakkımıza, kültürel bağımsızlığımıza, vatanımızın bütünlüğüne dokunulmayacakmış. Buna, Amerikalılar değil, çocuklar bile güler. Her şeyin başında Amerikalılar kendilerine hiçbir menfaat temin etmeyecek bir mandayı niçin kabul etsinler ki? Amerikalılar bizim kara gözlerimize mi aşık olacaklar! Bu ne hayal ve ne gaflettir! Hayır paşalar hayır, hayır, beyefendiler hayır, hayır, hayır hanımefendiler hayır, manda yok, ya istiklal ya ölüm var.” Kongre 4 Eylül 1919’da toplanır. Bu arada Mustafa Kemal’in Kongre başkanı seçilmemesine yönelik girişimler vardır. Mustafa Kemal Paşa, Kongre binasına girerlerken Rauf Bey’in “başkan olmamasına” yönelik sözlerine, “Bekir Sami Bey’in evinde aldığınız kararı bana tebliğ ediyorsunuz öyle mi?” karşılığını verir. Bekir Sami Bey’in kaldığı evde Rauf, Kara Vasıf, İsmail Hami Beyler ve bazı kimseler toplanarak Mustafa Kemal Paşa’nın kongrede başkan olmaması için karar almışlardı. Mustafa Kemal Paşa başkan seçilmezse, manda fikrini kolay kabul ettirebilirlerdi. Mustafa Kemal Paşa büyük çoğunlukla başkanlığa seçilir. Kongrenin ilk üç günü, üyelerin ittihatçı olmadıklarını açıkça belirtmek için ant içmekle, İsmail Fazıl Paşa’nın hazırladığı yemin taslağını düzeltmek, padişah’a yollanacak bağlılık yazısını hazırlamak ve gelen telgraflara yanıt vermekle geçer. Ancak dördüncü gün gündeme geçilir.

MANDAYI SAVUNANLARIN GÜNÜMÜZ ABD VE AB’CİLERİ İLE BENZERLİKLERİ

8 Eylül günü, İsmail Hami (Danişment) tarafından hazırlanmış ve 25 delegenin imzasını taşıyan “Amerikan Mandası”nı isteyen önerge gündeme alındı. Bu kişiler, Amerika’nın en büyük demokrat ülke olduğunu, ABD sayesinde Türkiye’nin kurtulabileceğini ve uygarlaşacağını ve kendi kendini yönetmeyi öğrenebileceğini ileri sürüyorlardı. Rauf Bey ve Refet Bey de bu önergeyi destekliyorlardı. Mandacıların görüşleri özetle şöyleydi: “20. yüzyılda 50 milyon lira borcu, harap bir memleketi, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak 10-15 milyon lira geliri olan bir kavim için bir dış koruma olmaksızın yaşamak olanağı olamaz. Bağımsız yaşamaya mali durumumuz elverişli değildir. Parasız, ordusuz ne yapabiliriz? Onlar uçak ile havada uçuyorlar, biz henüz kağnı arabasından kurtulamıyoruz. Bugün bağımsızlığımızı kurtarsak bile yine günün birinde bizi paylaşırlar. Eğer İzmir Yunanistan’da kalsa ve aramızda bir savaş açılsa, düşmanımız Yunanistan’dan gemi ile asker getireceği halde, acaba biz Erzurum’dan hangi trenle taşımacılığımızı yapabiliriz? Bir de diyelim ki, biz dış ve iç tam bir bağımsızlık isteriz. Fakat, acaba kendi başımıza yapabilecek miyiz? Yapamayacak mıyız? Ondan önce, acaba bizi kendi başımıza bırakacaklar mı?” Bu tür görüşler günümüzde ABD’nin her şeye muktedir olduğunu söyleyenlerin, kendi başımıza kalkınamayacağımızı, insan haklarında, demokraside ilerlemek için AB/ABD’ye muhtaç olduğumuzu, kendi başımıza yapmaya kalktığımızda izin vermeyeceklerini söyleyenlerin fikirlerine ne kadar benziyor, değil mi? Aradaki fark o yıllarda ‘manda’yı savunanların çoğunun kendi dinamiklerimizle kalkınmamızın yetersizliğine samimiyetle inanmasıydı ve çoğu fikrinin yanlış olduğunu savaştan önce veya sonra görerek Cumhuriyet’e gönülden bağlı olarak hizmet vermişlerdi. Bugün ise AB, ABD savunucularının çoğu “bağımsızlık” diyenlere “dinozor”, “geri kafalı”, “çağdışı” , “Türkiye’yi dünyadan soyutluyorlar” diye saldırıyor. 1989 bahar eylemlerini ve sonrasında Ankara’ya yürüyen, Tekel direnişinde, bu yaz Bursa’da, Eskişehir’de, Ankara’da ayağa kalkan işçi sınıfını, Haziran’da ayaklanan milyonları görmüyorlar, hala ABD’den, AB’den demokrasi bekliyorlar. Bu halkı küçümsemek, halktan ümidi kesmek değil de nedir? Oysa Atatürk “hangi istiklâl vardır ki, ecnebilerin nasihatları ile, ecnebilerin planlarıyla yükselebilmiş olsun? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir” dememiş miydi? Sonunda Amerikan Kongresi’ne bir mektup yazılarak “manda” istenmesini öneren Rauf Bey’in bulduğu çözüm kabul edilir ve ABD Kongresi’ne bir mektup yazılır. Oysa ABD Monreo Doktrini’ne dönerek Avrupa sorunlarından uzaklaşmıştı. ABD bu konuyla ilgilenmez ve manda konusu da kapanır. Bu arada Trabzon’dan gelen bir telgrafta, Sivas Kongresi’nin genel kongre olmasına ve bir Temsil Heyeti seçmesine karşı oldukları bildirilir. Erzurum’dan da buna benzer haberler gelir. Hatta Kazım Karabekir Paşa da Trabzon delegelerinin görüşlerini paylaşmaktadır. Diğer yandan Elazığ Valisi Ali Galip’in İngilizlerin de yardımı sağlayıp Kongreyi basacağı duyulur. Fakat haberi önceden alan kuvvetlerimizin karşısına çıkma cesaretini gösteremezler. Kongre 11 Eylül’de çalışmalarını başarıyla tamamlar.

AYDINLIK

Bu Haberi Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir